11 Kasım 2009 Çarşamba

Apamea 'da sonsuzluğa uzanan sütunların arasında...

Koreli dostumuzu otele bırakıp Apamea için yolumuza devam ediyoruz. Her geçen mikrobüs ve otobüsü durdurup soruyoruz. Cevap hep aynı. “Yok”. Bir tanesi artık otobüs olmaz,ancak taksi ile gidersiniz demeye çalışıp taksi taklidi yapıyor anlayabilmemiz için.

En sonunda başka bir durakta temiz yüzlü bir adam görüyoruz. Bize garaja gidin,mutlaka orada bulursunuz diyor. Hava sıcak, yürümeye cesaret edemiyoruz. Taksi en pratik çözüm. 28 SP tutuyor ama adam 50 SP istiyor. Sussun yeterki deyip veriyoruz parayı.

Garajda, Apamea ‘ya sadece Alkadmus gider diyorlar. Saat üçte tek sefer var. Yarım saatten daha fazla bir zaman var. Çocuklarla konuşuyoruz. Epey zevzekler. Bize Tuğba Büyüküstün ‘ü soruyorlar. İstanbula gelsek Tuğbayı görebilir miyiz? Diyorlar. Hey Allahım. Adam cep telefonundaki resimleri gösteriyor. Bu kadının uğruna ölecek na kadar adam var bu ülkede. Ben tanımam bile. Saçma sapan soruları bir tenisçinin topları karşılaması gibi karşılıyorum. Bir ara Uğur ‘u araba benzetiyorlar. Neyse adam başı 35 SP ödüyoruz. Otobüs şoförü adam başı 100 SP ‘ye bizi antik kente götürecek.

Kselbi denilen kasabaya dek otobüsle gidiyoruz. Gidiş sırasında Sheissar köyünden geçiyoruz. Burada iki tane naura var ama çalışmıyorlar. Hamaya yakın tarafta, yolun sağında ise kale kalıntısı var. Onun dışında yol tekdüze.

Kselbide iniyoruz. Adam bizi özel aracına alıyor. Birşeyler gösteriyor, birşeyler anlatıyor ama anladığım sadece Şamlı olduğu. Söylemese, başka bir yerde görsem İspanyol derdim.

Tepeye doğru çıkıyoruz. Fakir evler. Tahminen filistinillerin yaşadığı yerler.

Sonunda antik kente varıyoruz. Uçsuz bucaksız bir alandayız. Meyve suyu satan adam görevlinin beş dakikalığına bir yere gittiğini söylüyor. Bizde güneyde kalan alanı turluyoruz.

Sağlı sollu çok sayıda sütun var. Onun dışında civarda taş yığınları öylece durmakta. Acaba gelmese miydik? Etraf kertenkele dolu. Toprakta çok sayıda, çoğuna rahatlıkla kolumun dahi girebileceği delikler var.

Geri dönüyoruz. Gişedeki görevli yerinde. Uğur ısrarla indirimli girmenin, adamsa sokmamanın derdinde. Israrla soruyorum içeride görülecek birşey var mı diye. Adam sonunda biriniz indirimli diğeriniz tam ücret ödesin girsin diyor. Uğura sorarsanız benim ısrarlarıma dayanamamış. İtalyaya gitmenin artılarıda varmış demek.

İlerliyoruz. Upuzun bir yol boyunca etrafınızda sütunlar, yürüyorsunuz. Arada bazı yapılarda çıkıyor. Ama çoğunluk sütun. Yaklaşık iki km boyunca kırk metreye yakın genişlikle bir caddede yürüyoruz. Bin ikiyüz sütundan dörtyüzü ayağa kaldırılmış. Tyche Tapınağının oradaki kolonlar üzerindeki yivler spiral şeklinde. Buradan az ötede, sağda tetrapilion ve onunda biraz ötesinde on metreden yüksek, youln ortasında bir başına duran ve adak sütunu denilen dikilitaş yer almakta. Caddenin sonunda Antakya Kapısına ulaşılıyor. Kapı hala sağlam. Buranın yakınlarında hamama yakın olmalıyız ki künkler ve su borularından oluşmuş kompleks bir tesisat sistemini görüyoruz. Restorasyon Belçikalılarca yapılmış. Ama bana sorarsanız daha kazacak çok alan var. Nette Apamea ile ilgili çok sayıda siyah beyaz fotoğraf var. Neredeler? Tahminen İngiltere yada Fransadaki müzelerin depolarında.

Kartpostal satmak isteyeni, sahte paraları antik diye kakalamanın peşinde olanı, türlü türlü insan karşımıza çıkıyor.

Apamea İskender ‘in komutanlarından I.Nicator tarafından kuruluyor.Nicator MO 300 ‘de kurduğu şehre Bactrialı eşinin adını veriyor. Apama. Kızın babası ise Antakyalı Antiochicus. Apama zamanla Apamea ‘ya sonrada günümüzde Afamia ‘ya dönüşmüş. Kısa sürede gelişen şehrin nüfusunun yarım milyona ulaştığı söylenmekte. Suriyede tetrapilionu olan dört antik şehirden biri burası.

Antik kentin akropolisi günümüzde içinde bir yerleşimin olduğu Madiq Kalesi. Burada da tapınak kalıntıları varmış. Kale olarak inşası için 13. yüzyıl dönemleri verilmekte.

Elbetteki Osmanlı buradada yatırım yapmış. Hac yolu üzerinde olduğundan kervansaraylar var. Bunlardan biri günümüzde müze olarak kullanılıyor. Müzeye giremiyoruz. Halbuki güzel mozaikler var. Nasıl döneceğimizi düşünürken hava kararmaya başlıyor. Tam o sırada planları İstanbula göre yaptığımı anlıyorum. Oysa arada neredeyse bir saate yakın bir farkı var hava kararırken.

Yoldan aşağıya doğru çocukların hello,hello diye seslenişleri arasında yürüyoruz. İftara az bir zaman kalmış. Yokuş yukarı çok sayıda motosikletli delice çıkmakta. Kalenin yamacındaki köşede Osmanlı camii yazan bir levha var ama caminin esamesi okunmuyor ortalıkta.

Caddeye iniyoruz. Garipseyen bakışlar var buradaki insanlarda. Beş altı kişi bize bakıyor. Selamın aleyküm diye sesleniyorum. Toparlanıp, aleyküm selam diye yanıtlıyorlar. Tehlikeler yada gerginlikler bu coğrafyada bu şekilde savuşturulabiliyor.

Canlı yılan balığı satan bir dükkanın önündeyiz. Adamın biri burada küçük bir çocuğun dişini çekmekte. Bu saatte mikrobüs olmaz, taksi ile Kselbi’ ye oradan da mikrobüs ile Hamaya gidebilirsiniz diyorlar.

Bir araç bizi adambaşı 100 SP ‘ye Kselbiye taşıyor. Yolda yüzlerce soru. Türkiyeden mal taşıyorlarmış. Ne kazandığımı soruyorlar. “1000 dolar” diyorum. Sanki çokmuş gibi birbirlerine dönüp birşeyler konuşuyorlar. Sanırım bu miktar buralar için çok yüksek bir miktar.

Nihayet Kselbideyiz. Kselbi tarihçe olarak Bizansa dek uzanan bir yerleşim. İsmi haç anlamına gelen salip kelimesinden türemiş. Sırada Hamaya gidecek üç mikrobüs var ama sadece yolcu olarak biz ikimiz varız. Birazdan iftar olacak, millet orucunu bozacak ve öyle çıkacak. Şoför boş koltuklarını satın alırsak iki kişiyle gidebileceğini söylüyor. Ama çok az ekleme yapmış. Yine de epeyce hesaplı ama Uğur bunada karşı çıkıyor. Bekleyeceğiz.

Bekliyoruz da. Nihayet ezan sesini duyuyoruz. İftar oldu. Ardından gençler motosikletleriyle yolları dolduruyor. İnanılmaz bir gürültü. Bu arada mikrobüste yavaş yavaş doluyor. Umulmadık frapanlıkta güzel bir kız görünüyor ortalıkta. Herkesin bakışı aynı noktada odaklanmış durumda. Kızın gözden kaybolması ile beraber herşey eski haline dönüyor.

Kasabada bir apartmanın çatısında Eiffel kulesi yapılmış. Pragtakini gördüm, buradakini gördüm. Orjinalini görmek kim bilir ne zamana kısmet olacak ?

Nihayet mikrobüs hareket ediyor. İlk geldiğimiz için en önde oturuyoruz. Ücret 43 SP. Ama bizden 45 SP aldılar.

Mikrobüsler alem. İçinde yolcular sigara içiyor. Bir kişinin şişesinden pek çok kişi su içebiliyor. Şükürler olsun bize su ikramı yapılmadı. Hele hava karardıktan sonra mikrobüslerin iç aydınlatmalarında kullanılan kırmızılı, mavili lambalar hafiften mobiize pavyon havası vermekte.

Araçlar o kadar hırpanı ki 80 km ile giderlerken bile sanki tekerlekler yerden keslecekmiş gibi oluyor. Yolculukta kayda değer tek nokta Shaissardaki nauraların aydınlatılmış halini görmek oldu.

Hama garajında inince üşenmedik otele dek yürüdük. Yine Alibabada ama bu kez tavuklu dürüm benzeri birşey yedik. (75 SP/adambaşı) Sürdükleri sos taratora benziyordu ve epeyce lezizdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder