23 Kasım 2009 Pazartesi

Fazla söze gerek yok... Kanallarında kaybolunan şehir Venedik

Venedikteyiz. Aslında tam olarak Venedikteyiz demek biraz abartı olacak. Lido di Jesolo ‘dayız. Burası meşhur Lido değil. Lido zaten deniz kıyısı anlamına gelmekte. Venedik ‘e epeyce uzak ama sakin bir kasaba burası. Uçsuz bucaksız, etrafı üç- dört yıldızlı otellerle sarılı bir kumsala sahip.

Otellerin olduğu bölgeden iskeleye otobüsler işliyormuş . Tur olmanın avantajı ile otobüs beklemeden gittik, dezavantajı ise nereden gittiği, kaça gibi konularda bilgi sahibi olamamam.

Neyse kısa süren (ama yarım saatten fazla bir süre bu yine de) bir deniz yolculuğu ile Venedik ‘e ulaşılıyor. Yolculuk boyunca bazı adalar görülüyor. Kimilerinde renkli evler, kimilerinde ise yüksek çan kuleli kiliseler var. Aslında Venedikteki lagün doğal açıdanda canlı ve hareketli. Gerek balıkçılık gerekse diğer doğal yaşam alanları ile vahşi doğada izlenebilir. Tabii bu izleme İstanbuldan da kuzeyde kalan Venedikte, Nisan başındaki ıslak bir havada mümkün olmamakta.

Ana adaya yaklaştığımızda önce meydandaki saat kulesi kendini gösteriyor. Doçlar sarayı kremalı bir pasta edasıyla durmakta. San Marco kilisesi ise ancak kubbelerini göstermekte. Venedik nüfusunu kırıp geçiren vebanın sona ermesini kutlamak ve kutsamak için yapılan Santa Maria della Salute kilisesi bir milyonu aşkın ahşap kazığın üzerinde gelenleri karşılamakta. Venedik ; şehrime en büyük zararı veren, ırkımın Avrupadaki son büyük yayılışını durduran şehir.

Rivayete göre Hunlar herkesi önlerine katıp kovalayınca Venediklilerin dedeleri öncelikle lagündeki bir başka adalar topluluğu olan Torcelli ‘ye geçerler. Başlangıçta herşey iyi ve güzeldir taki lagün dolana dek. Ardından adalılar bir başka adaya göç ederler . O zaman Serenissima (mutluluk diyarı) adında yeni bir kentin temelleri atılmış olur. Kent başlangıçta Bizansa bağlı sıradan bir yerleşimdir ama gelecekte vaad etmektedir. 827 ‘de Bizansa karşı bağımsızlıklarını kazanırlar ve Roma senatosu tarzı bir sistemle yönetilen bir cins cumhuriyet uygulanır. Yöneticileri doge (doç) olarak adlandırılır. Batının ve doğunun sınırında olması avantaj ve dezavantajı beraberide getirir. Uzunca bir süre güçlü donanmalarınında desteği ile Akdeniz ticaretinin hakimi olurlar ve buda onlara ticari gücü getirir. Öyleki Venediklilerin isteseler Avrupanın tüm krallıklarını satın alabilecekleri iddaa edilir tüm Avrupada.

Buna karşın Osmanlının Avrupadaki ilerleyişi Venedik ekonomisini altüst eder. Türklerle savaşlar ve anlaşmalar ile iyi geçinmeye çalışırlar. Genelde Venedik idaresindeki Hırvat ve Sloven direniş hattı Türk kılıcı ile parçalandığında anlaşmalar yapılır. Anlaşmak zorundadırlar çünkü doğunun lüks malının batıya pazarlanması gerekir ve bunu Venedik yapmaktadır. (Örneğin ezeli düşmanları Cenevizliler sakız adasında üretilen sakızı batıya satarak muazzam paralar kazanmıştır. ) Türkler ve Türk korsanları Akdenizi iyice kontrol altında tutmaya başlayınca iyice alttan almaya başlarlar. Öyleki katolik Avrupa Venedik için Türk ‘ün metresi yakıştırmasını yapar. Venedik yaşamak için çift taraflı çalışan bir casustur. Venedik ‘in diğer katolik devletler tarafından yok edilmemesi de Türk ‘ün varlığı nedeniyledir. Avrupalı Türk ile sınır komşusu olmak istemez, Venedik ‘e acır, arada tampon olmasını ister, ama gerektiğinde verebileceği desteğin en azını verir.

Bununla beraber Venedik güçsüz bir devlet değildir. Hazinesindeki altınları şöyle bir şıkırdatmasıyla Avrupanın en iyi paralı askerlerini toplayabilir, Dorsoduro denilen tersanesinde büyük bir kalyonu bir günde inşa edebilir. 16. yy ‘da bu Osmanlıların yapabileceği bir güce ve organizasyona denk olmak demektir.

Şehir 1797 ‘ye dek ayakta durdu. Bu tarihte Napolyon ‘un istila rotasındaki yerini aldı ve fethedildi. Bundan sonra kendini bir daha toparlayamadı. Avusturyalılar ve İtalyanlar arasında epeyce bir el değiştirdi ve sonunda İtalya cumhuriyetinin bir parçası oldu.

Neyse geziye dönüp yaptıklarımızı anlatmaya devam edelim. Tekneden indik. Hava her ne kadar soğuk, her ne kadar karanlıkta olsa bu şehrin bir havası var. Sahil boyunca San Marco ‘ya değin sıralanan renkli ve iki üç katlı binalar güzel bir görünüm sağlamakta.

San Marco ‘ya doğru giderken üç köprü geçilmekte.

Bunlardan birinden uzanan kanala bakıldığında yamuk bir kule daha görülmekte. İtalyada yamuk tek kule Pisa ‘daki değil.

İlk önemli mekan il ponte dei sostiri yani ahlar vahlar köprüsü. Hapishane ile Dükler sarayını birbirine bağlayan bir köprü. Mahkumlar hapishane geçerken bu köprü üzerinden geçerken çıkardıkları inildemeler nedeniyle bu isim verilmiş. Bir rivayette idama mahkum suçluların son bir kez buradan Venedik ‘e baktırıldığına dair.Kim bilir kaç Türk buradan geçip gitti. Ne kadar akıllıca bir iş bu bilemiyorum. Hapishanenin direkt saraya bağlı oluşu biraz riskli gibi görünüyor. Hapishane binasının pencerelerinde kol kalınlığında demirler var. Kaçabilen tek kişi olmuş oda Casanova. O da hapishane müdürünün karısını ayartarak başarmış denmekte. Günümüzde köprünün arkasına devasa bir reklam panosu konularak restorasyon çalışmaları perdelenmeye çalışılmakta. Bu görüntünün de ne kadar itici olduğunu söylemeye gerek yok.

Burada bir iki hatıra fotoğrafı çektirip yolumuza devam ediyoruz. Sağımda Dükler Sarayı. Hayrettir, yıkıntısına aşık olduğum Bukaleon sarayının taklidi bu yapı zerrece etkilemedi beni. Üç katlı, güzel bir yapı. İlk iki katta revaklar var . Hatta ikinci katta revaklar balkonda da görülüyor ki bu gerçekten seyretmeye değer. En üst katta ise duvar renkli taşlarla bezenmiş. Ama belkide bu Venediklilere olan ön yargım nedeniyle ısınamadım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder