7 Aralık 2009 Pazartesi

Yağmur altında bir Venedik macerası

İndikten sonra San Marco meydancığını geçip tekrar San Marco meydanındayız. Meydana adını veren azize atfen yapılan San Marco bazilikasını anlatalım.

Bazilikanın girişinin üstünde ve üst kattaki balkonun duvarlarındaki resimler izlenmeye ve yorumlanmaya değer. Karşısında durduğunuzda en soldaki fresk Aya Sofyanın betimlendiğini anlattılar. Ortadaki ana giriş kapısının üzerindeki resimde İsa ‘nın huzuraundaki bir an resmedilmiş. Üstünde ise yine İstanbuldan çalınan dört atın imitasyonları yer alır. O balkonlarda parası mukabilinde gezilebilmektedir. Girişin sağında ise iki resimde Aziz Marco ‘nun kemiklerinin Mısırdan kaçırılması anlatılır. Marco ‘nun kemikleri domuz eti taşınan fıçılara konur. Müslümanlar (Osmanlılar denilse de yanlıştır, Memluk yada büyük oranda Arap olabilir) mundar olduğu için fıçıları aramazlar ve Venedikliler kemikleri Venedik ‘e kaçırırlar.

Kilisenin en üst noktasında bir İsa heykeli yer almakta. Onun biraz altında ise altından bir San Marco aslanı yer alır. Diğer İtalyan kiliselerinde olduğu gibi tüm kenarlar çeşitli aziz heykelcikleri ile kaplı. İki çok önemli fark var. Biri ana kubbenin Bizantik olması, diğeri ise üç giriş kapısının aralarında hemen hemen hepsi İstanbuldan aşırılan sütunların yerleştirilmiş olması.

İçine gelelim. Narteksi ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz. Tavanlar ve kubbe altın gibi sarı bir boya ile kaplı. Kenarlarında bir yerde Bizans tarzı bir pantokrator İsa görüntüsü yer almakta. Her kubbe ve yarım kubbe İncilden ve hristiyan dünyasından hikayeleri içermekte. İçerisinde kutsal hazineler bölümü ve üst kata çıkış imkanı varsada paralı.

Buradan çıkıp tam karşıda yer alan çan kulesi campanile ’ye tırmandık. Bizim dilimize de yerleşmiş kampana sözcüğü buralardan türemiş olsa gerek. Venedikteki kule İtalyanın en yüksek üçüncü kulesi ve şükürler olsun ki çıkış asansörlü. Paraya kıyıp mutlaka çıkılması gerekli. Başta San Marco meydanı olmak üzere tüm Venedik ‘i tepeden görebiliyorsunuz. Her ne kadar ana Venedik ‘i oluşturan altı ada küçükse de gördüğünüz pek çok yere bir gün içinde gitmeniz mümkün değil. Bunun en önemli nedeni sokakların labirenti andırması ve sık sık kanallarla kesilmesi. Akşam teknelere dönüşte bunu bizde yaşadık. GPS yada GPS özelliği olan telefonlar Venedik için elzem adeta. Yanından geçerken dikkatimizi çekmeyen yada pek çok tur rehberinde adı anılmayan çok sayıda yapı , yakın civardaki adalar ancak bu şekilde gözlemlenebilmekte.

Bununla beraber en azından meydanda gördüklerimizi anlatayım elimden geldiğince. San Marco kilisesi ve doçlar sarayı gayet net görülmekte. Correr müzesi ise meydanın uzak kenarında uzanmakta. Piazzetta tarafında Venedik arşivlerinin olduğu kütüphane ve yanında bir zamanlar şehrin darphanesi olan Zetta yer almakta.Buradan torre dell’orologio denilen yapı daha da net görülebilmekte. Saatin kadranının üzerinde ayın evreleri zodyak sembollerle beraber yerleştirilmiş. Burada bir şehir efsanesi haline dönen mekanizmayı yapan ustaların aynısını bir daha yapamaması için kör edilmesi ritüeli ile karşılaşıyoruz. İki kat yukarıda mavi zemin üzerinde yine San Marco aslanı. Binanın üzerinde ise iki zenci (yada Mağripli) her saat başı bir çanı vurmakta.

Buradan indikten sonra vaporettoya binerek büyük kanalı katetmeye karar verdik. İtalyanlar diğer Avrupalılardan daha kıvrak zekalı. Vaporetto inanılmaz pahalı bir araç. Adam başı 6,5 euro ödeyerek tek yön yolculuk ediyorsunuz. Kural aynı. Aaldığınız bileti içerideki makinalarda onaylatmanız gerekmekte. Kaçak yolcular ve bileti onaysızlar yakalandıklarında 40 küsur euro ceza ödemek zorunda kalıyorlar. Neyse iki kişi 13 euro bilet bedelini ödemek için 50 euro uzattım gişeye. Madem dünyanın parasını ödüyorum öyleyse paramı bozdurayım dedim. Başka bir ülkede olsaydı gişedeki kadın parayı şıkır şıkır öderdi. Halbuki gişedeki kadın bende 3 euro istemez mi? Apıştım kaldım, Avrupada ilk kez böyle bir durumla karşılaşmıştım.

Neyse vaporettoya atladık. Maksadımız büyük kanalın sonuna dek gidip oradan geriye dönmek. Sakin suda her biri kendine has bir tarihe sahip, zamanla renkleri solmuş, temelleri aşınmış pek çok zarif binanın yanından geçip gidiyorsunuz yolculuğunuz boyunca. Özellikle ca’d’oro yani alın ev denilen bina gerçektende söylendiği kadar güzel.

Hangi hat olduğuna bakmaksızın sadece büyük kanaldan geçiyor mu diye sorup atladığımız vaporetto meğer ring sefer yapan bir hattın gemisi imiş. Vaporetto büyük kanaldan çıktı, öncelikle Venedik ile Mestre arasındaki köprüye geldi. Burada da durmadı ve neresi olduğunu anlayamadığım küçük adalar üzerindeki büyük binaların olduğu yöreye dek geldi. Dorsoduro ‘nun oralardan döndü, burada güzel bir kilise gördük. Nihayet kısa bir süre sonra Santa Maria della Salute ve hemen ucundaki gümrük binasını gördükte rahatladık. Başlangıçta biletleri konfirme ettirmedik diye korkarken sonra acaba Lido ‘ya mı gideceğiz nasıl döneceğiz diye paniklemiştik. J

Salute kilisesi yukarılarda bir yerlerde de belirttiğim gibi veba salgınının sona ermesini anmak için inşa edilmiş. Hala Venedikliler her Kasım ayında ellerinde mumlarla kiliseye gelerek ayin yaparak şükranlarını sunarlar. Kilisenin inşaatı diğer tüm İtalyan yapıları gibi epeyce zaman almış. 1630 ‘da başlayan inşaat 1687 ‘de bitirilebilmiş.

Sabah karaya bırakıldığımız noktaya tekrar döndük ve bu kez sokaklara kendimizi bırakarak Rialto köprüsüne doğru yola koyulduk. Dar sokaklarda ilerlerken güzelce bir kiliseye denk geldik, girdik. İçeride fotoğraf çekmek yasak, çektim. Görevli kadın uyarınca bilmiyor ayaklarına yattım. Venedikteki kiliselerde şöyle bir uygulama var. Kilisede bulunan bir makinaya 1 euro attığınızda kilise aydınlatmaları devreye giriyor ve detayları, resim ve frekleri görebiliyorsunuz. Girdiğimiz kilise de kubbesiz ama tavanı tamamen resimle bezenmiş, küçük ama tam Venedik tarzı , şaşaa ve debdebenin eksik olmadığı tarzda bir yapıydı.

San Marco meydanı ile Rialto arası en hareketli bölge olduğu için hediyelik eşya vb satan dükkanlar burada oldukça çok. Ama özellikle cam eşyalar el yakıyor. Küçücük cam eşyaların fiyatları oldukça yüksek, bunun nedeni olarakta murano camı olması gösterilmekte. Mesela en basitinden çeşm-i bülbül benzeri bir vazo 50 euro. Satıcılarında pekte cana yakın olduğunu söylemek güç. Başta benide iplemediler. İstanbuldan geldiğimizi ,bizde bunların çeşm-i bülbül olduğunu söyleyince adamda dayanamadı camcılık üzerine biraz atıştık.

Elbetteki Venedik denilince akıllara karnavalı dolayısıyla da karnaval maskeleri gelmekte. Maskelerde tipleri ve yapıldıkları malzemeler i itibariyle değişik fiyatlarda olabiliyorlar. Yapılan malzemeye göre en kalitelisi porselen olanlar. Sonrasında deri ve sıkıştırılmış kağıt olanlar gelmekte. Plastikler en değersizleri. Tiplerine göre olanlar ise sadece gözü kapayanlar, komple yüzü kapayanlar ve ağzı açıkta bırakıp yüzü kapayanlar şeklinde sıralanıyor. Sonuncusu en pahalısı. Buradaki mağazalarda çok güzel modeller var ama fiyatlarıda yüksek. Rialtoyu geçtikten sonra göreceğiniz tezgahlardan alışveriş yapmak daha hesaplı. Bizde sıkıştırılmış kağıttan bir maske aldık.

Giyim ise oldukça pahalı. Bir kaç mağazaya girdik ama girmemizle çıkmamız bir oldu. Aksesuarlarda pek farklı değil. İtalyan çantalar çok pahalı. Ucuz olanlarsa Çin malı imitasyonlar. İtalyan diye satmaya çalışıyorlar, yakalandıklarında ise bu fiyata İtalyan malı olmaz ki deyip üste çıkmaya çalışıyorlar. Aman dikkat.

Rialto köprüsünü de anlatalım yeri gelmişken. Adanın ekonomik merkezi ile sebze ve balık çarşılarını birbirine bağlayan bu köprünün yerinde önceleri ahşap köprüler yapılmış. Ahşabın çürümesi, yanması veya sabotaja uğraması sonucunda defalarca yıkılması sonucunda 1588 ‘de bu yeni taş köprü Antonio da Ponte tarafından inşa edildi. 1854 yılında Academia köprüsü yapılana dek kanalı geçmeye yarayan tek köprü buydu. Bunda da dükkanlar var. Ama ponte vecchio gibi büyük değil. İlginçtir anglosakson gelenekte aile soyadları ailenin iştigal ettiği iş ile bağlantılı olmakta ama İtalyanlarda bunun olduğunu ilk kez bu örnekte gördüm.

Balık pazarı (pescheria) ben oraya ulaştığımda çoktan kapanmıştı. Sadece yengeç satan bir iki tezgah kalmıştı. Üstü kapalı bir mekan. Kanala bakan sütunların başlıkları mekanla uyuşmayacak dek zarif. Buraya yakın olan ana caddede dikkat ederseniz bir duvar saati var. İlginçliği saatin yirmidört saat olarak çalışması ve aslında yıllardır çalışmaması J Elbette bu kilisenin girişindeki sütunlarda İstanbuldan.

Buradan sokakların arasında yolu bula kaybede aradığımız Frari kilisesine ulaştık. Kızlar yorulduğu için meydandaki bankların birine otururken ben Özcan ile beraber kiliseye girmeye çalıştım. Kapalıydı. Kilisenin çok yüksek bir çan kulesi (83 m.) ve kimi duvarlarında zarif heykel ve rölyefler görülebilir. Venedikte bu kiliseye ulaşabilmek için epeyce zaman kaybettik ve kime sorduysak doğru düzgün burayı bilen birine rastlamadık.

Artık Lido de Jesolo ‘ya dönmek için iskeleye gitmemiz gerekli ama kaybolduk. Hayır gerçekten kaybolduk. Şuursuzca elimizdeki harita ile yolumuzu bulmaya çalıştık. Daracık sokaklardan geçtik ama kimi zaman kanallar kesti yolumuzu kimi zaman duvarlar. İlkin kırık bir İtalyan arkadaş Akademia köprüsüne dek bize eşlik etti. Köprüde yolumuzu bulduğumuza inandığımız için kanalın epeyce fotoğrafını çektik.

Buradan kestirme bir yol bulalım derken gene kaybolduk. Bu kez de Fransız bir hatun bizi San Marco meydanına yakın bir yerlere dek eşlik etti. O olmasa hala Venedik sokaklarında dört kişi geziyor olurduk o ayrı. Acayip acayip sokaklarda o kısacık etekle kızın dolaşabiliyor olması şehrin epeyce güvenli olduğunu göstermekte. Birde Venedikte bir yerden bir başka yere nasıl gidileceğini bilen bir İtalyanın olmaması da bir muamma.

Koşa koşa iyice tenhalaşan San Marco meydanından geçtik. Romantik bir ortam, tatlı renkler.

Venedik gezilmesi gereken bir kent. Ama daha hazırlıklı olunmalı. Özetleyelim.

- Mestre ‘de kalınmalı. Jesolo güzel bir yer ama uzak. Ayrıca akşam dönerken epeyce sallandık teknede. Daha kötü havalarda deniz tutan bünyelere zararlı olacaktır bu yolculuk.

- Venedikte herşey epeyce pahalı. Buna tuvalette yemekte dahil. Hele yağışlı ve soğuk bir havada geziyorsanız (bizim gibi) mesanenizin dolma olasılığıda artacak. Bunun için yemek işini de halletmeniz gereken Mc Donald’s lar biçilmiş kaftan. Rialto köprüsüne doğru San Marco meydanına giderken bir tane var. Girişi ana baba günü ama iç tarafları boş. Yağmurlu havada iki kere girdik. Tuvaleti çok temiz değil ama bedava. Belediye tuvaleti 1,5 euro. Ona göre.

- Yemek meselesinden bahsetmiştik. Kafe gibi bir yerde yemek isterseniz oturmamaya özen gösterin. Oturursanız hesabı ikiyle çarpıyorlar. Gidin McDonald’s a. Hem bedava hemde dünyanın her yerinden kızla, erkekle sohbet edin. Millet dünyayı dolaşıyor, görün, kıskanın.

- Demiştim, tekrarlıyorum. Campanile ‘ye çıkın. 8 euro ama değer.

- Gondolları pas geçin. Böylelikle 20 euro adam başı kara geçiyorsunuz. Romantik diyen kimse gelsin bana açıklasın. Palavra.

- Sokaklarda kaybolun. GPS ‘iniz yoksa zaten kaybolacaksınız. Geçtiğiniz yolları aklınızda tutun. En kötü oralardan geri dönersiniz.

- Sahildeki sokak lambalarının uçuk pembe tonu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder