7 Mayıs 2010 Cuma

Bursa... Bir daha :)

Biliyorsunuz eşimle yaptığım Bursa gezisini anlatırken bir gezi rotası belirlemiştim. İkna edebildiğim iki dostumla beraber bir cumartesi sabahı yine yollara koyulduk.

Öncelikle tura oldukça profesyonelce hazırlandığımızı belirtmeliyim. Yaklaşık altmış sayfa notumuz, geçen turda temin ettiğim şehir haritası ve lojistik ıvır zıvırla tura hazırdık. (Bursa ve çevresindeki tarihi yapıları içeren notlarımız gerçekten çok detaylıydı)

Bursa merkeze ulaşır ulaşmaz otel işini hallederek Cumalıkızık’a giden minibüslerden birine atladık.

Famora ‘nın başladığı meydandan kasabaya giden minibüsler var. Aslında Cumalıkızık Bursa merkeze on- oniki km uzaklıkta ama minibüsler epey yavaş gitmekte. Anayoldan saptıktan sonra bir müddet daha gidiyor ve kasabaya yakın bir yerde iniyorsunuz. Buradan ya yürüyerek yolunuza devam edersiniz yada kasaba meydanına dek sizi ücretsiz taşıyan minibüsleri beklersiniz.Karar sizin…

Kasabada öncelikli olarak sokakları dolandık. Kasabanın sonuna dek ilerledik bu gezimizde. Caminin karşısındaki müzeye yine girdik. Gelişimizden bir gün önce yine yağmur yağmış,sokaklarda yer yer su birikintileri görünmekteydi.

Müzeden çıkınca camiye girmeyi denedik.Ama kapalı olduğu için muvaffak olamadık.Bununla beraber anlatıldığı gibi kapı girişindeki gravür banzeri kalem işleri hoş.

Bu kez Cumalıkızık’ın ayranını denedik. Güzel ,denenmeli.

Hoş bir anımı da sizinle paylaşayım. Geçen gelişimizde yanlışlıkla bir tane parası verip iki kavanoz polen almış bunu da ancak İstanbulda, evde fark edebilmiştik. Neyse ki kadıncağızı tanıyabildim ve borcumu kapattım. Kadıncağız bu davranışımıza çok şaşırdı,biz kasabadan çıkarken arkamızdan seslendi ve bize sattığı karadutlardan ikram etti.Tatları oldukça güzeldi.

Halkımız ne de saf ve ne de çok kullanılmış. Başlarına gelen kötü durumlarda bile tevekkülle bir kabulleniş içine giriyorlar. Hatta bu öylesine içlerine işlemiş ki adeta otomatik bir tepki olmuş tepkisizlik.

Dönüşte,yine minibüsle Yıldırım’a gittik. Yıldırım meydanında ülkenin en yüksek bayrak direğinde dalgalanan devasa bayrağımızla pek çok poz çektik.

Şehirdeki ilk hedefimiz olan Yıldırım külliyesine ulaşmamız biraz erken indiğimiz için zor oldu. Geçen sefer bir türlü gelme fırsatı bulamadığımız cami tek şerefeli bir minareye sahip. Avluda konuştuğumuz yaşlılar otuz yıl kadar önce bir fırtına sırasında minarenin yıkıldığını anlattılar. Cami imamını bularak camiden ayrı duran minareye çıkabilme imkanımız oldu.

Minareden çok güzel bir manzara izlenmekte. Güneyde uzanan dağlara bakarken önünüzde Emir Sultan mezarlığının ötesinde duruveren Emir Sultan Camiini görebiliyorsunuz. Biraz daha batısında ise büyük kubbeli Yeşil Türbe ve berisinde Yeşil Camii yer almakta. Öte yandan arkanızda, uzaklarda al bayrak nazlı nazlı dalgalanır. Altınızda ise caminin kubbeleri,türbe ve imaret kısmı bulunuyor. Ama minarenin sallandığını da söylemeden geçemeyeceğim

Cami, Bursa camilerinin standartında. Ters T tipi camide T’nin bir iki metre önünde birkaç basamak yukarıda kalan bir kısım var.Caminin mihrap ve minberi oldukça görkemli. İnsanın kendini küçük hissettiği güzel bir yapı.

Müezzin mahfilinden epey görüntü aldıktan sonra camiden çıkıp Yıldırım Bayezıd’ın türbesine girdik.

Osman Gazi ve Orhan Gazi türbeleri ile kıyaslandığında son derece sade bir yapı. Araştırınca gördük ki ; uzun yıllar ta ki V. Mehmet’e değin tek bir Osmanlı padişahı gelmemiş ziyaretine.Ankara savaşını kaybetmesi dışlanmasına neden olmuş.

Buradan da çıktığımızda imaretin ve yolun güzel açılardan görüntülerini aldık.

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Amacımızı,bu mekanların fotoğraflarını çekip insanları bilgilendireceğimizi söylediğimizde sıradan insanların olumlu tepkilerini,davetlerini unutamayacağım.

Yolumuzun üzerindeki geniş mezarlığı aşarak Emir Sultan Camiine doğru yolumuza devam ettik. Emir Sultan Bursanın Eyüp Sultanı gibi. Bursada pek çok insan öldükten sonra bu mezarlıkta gömülmeyi istiyor…

Caminin batı tarafındaki girişinde,aşağıya doğru uzanan merdivenlerin solunda güzel mezartaşları var. Eski yazıyı okuyamamanın acısını burada da çekiyoruz.

Yine batı girişinde iki çeşmekapı girişinde de sağlı sollu lahit tarzı mezar taşları görülmekte. Buradan ortasında basit bir şadırvan olan avluya geçilmekte. Önce caminin içerisine girerek fotoğraf çektik.

Ardından minareye çıkabilmek için yetkiliyi aradık. Bulduk ama minareye çıkan kısımdaki takıl tukulu aşamadığımız için üstelemedik.


Avlunun kuzeyinde Emir Sultan ve eşinin türbeleri var.Emir Sultan aslında Buharalı bir ermiş. Yıldırım Bayezıd’ın kızıyla evlenip saraya damat olmuşsa da inançlarından ve felsefesinden zerrece ödün vermemiş.

Günümüzde evlenmek için kısmet arayan kızlar ve yeni evli çiftler türbeye gelmekte. Öyle ki yeni evli çiftlerin türbe ziyareti tam bir curcuna. Açık elbiseli,dekolteli gelinler teşekkür babında geliyorlar buraya.

Caminin güney cephesinde oldukça hasar görmüş birde kuş sarayı var.


Buradan Yeşil Türbeye uğradık.Uğradık diyorum,restorasyon sürdüğü için içine giremedik. Ama camiye girdik ve fotoğraf çektik.

Burada da restorasyon yapılmakta. Caminin üst katında bulunan tavan işlemelerini görüntülemek için epey uğraş verdik. Neredeyse kanlı bıçaklı olduğumuz restorasyon ekibine rağmen minarelere çıkmaya çalıştık. Yine içler acısı manzara burada da bizim karşımıza çıktı. Unutabileceğim bir manzara değil. Tozlu basamaklarda ölü yada ölmekte olan kuşlar,sağa sola yıkılmış türlü ıvır zıvır.

Neyse olayın güzel yanlarına da bakmalı. Bursa camileri İstanbul camilerinden oldukça farklı,kendilerine has tarzları olan yapılar. İstanbulda üst katlar genelde bayanlar tarafından kullanılır ve standart bir görünüme sahiptir. Oysa Bursa da üst katlar çeşitli odalardan müteşekkildir. Yeşil Camide de sırtınızı mihraba vererek yukarı baktığınızda üç odacık görüyorsunuz.

Yeşil Camiden sonraki durağımız caminin hemen yanındaki İslam Eserleri müzesi oldu. Saat itibariyle müzenin içerisini gezemediysekte bahçede dolaşma imkanımız oldu Değişik dönemlere ait,çeşitli tiplerde mezar ştelleri, kitabeler görülmekte.


Sıradaki durağımız Irgandı Köprüsü. İlginçtir bu gezimizde köprünün kuzeyinden,derenin içerisinde köprünün türlü pozunu çektikte köprünün üzerinden geçmeyi akıl edenimiz çıkmadı J Cumalıkızık’ı anlatırken bir gün evvel sıkı bir yağmur yağdığından bahsetmiştim. Küçük bir çocuk bize geçen akşam derenin çok kabardığından bahsetti. Halbuki biz üç kafadar belli belirsiz akan dereceğin bir o yakasından öteki yakasına zıplayıp duruyorduk.

Acıdır bu ekzantrik köprü herkesçe anılan,sevilen bir mekan olması gerekirken gözlemlediğimiz kadarıyla türlü ayyaşın mekanı haline de gelmiş. Ama yinede mutlaka görülmesi gereken bir yer.

Yola devam. Aralarda,sokaklarda pek çok cami var. Zamanında sahip oldukları özgünlük depremler,onarımlar ve modern restorasyonlarla ortadan kalkmış. Ama genelde kare yada kareye yakın dikdörtgen planlı şirin camiler çoğu.

Şehirde birde Fransız Protestan kilisesi var. İbadete açık mı bilemiyorum. Bakım isteyen,gül kurusuna yakın bir renkte,sıradan bir yapı.

İlginçliği kiliseyi ararken yaşadık. Uğur ve ben,Sinan Doğan yaklaşık yirmi metre kadar gerimizde,loş bir sokakta ilerlerken adli tıp binasına denk geldik. Uğur “umarım ceset görmeyiz” derken tam o esnada kapıdan bir tabut çıkarıldı.Sanırım on üç- on dört yaşlarında bir genç kıza ait olduğunu sandığım ayakları görebildim. Allah taksiratını affetsin.

Yorucu yolculuğumuz Orhan Gazi camiine dek devam etti. Bu camide de biraz vakit geçirdikten sonra Ulu Camiye geçtik.

Ulu Cami başlı başına bir fenomen. Fatih Camiinin avlusundaki coşkun kalabalık burada da görülüyor. Ulu Cami tam bir hat eserleri müzesi. İçeride yapı içerisindeki hat eserlerini anlatan bir kitap bulup aldık.


Akşam yemeği,öğle yemeği ve yapmadığımız kahvaltıyı Ulu Caminin yanındaki,Bursaya her gelişimde uğradım lokantada yaptık. ( Cumalıkızıkta bir şeyler atıştırmıştık ama o sayılmaz ) Yorgunluğumuzu iyice hissettiğimiz, bununla beraber neşeli ve lezzetli bir yemek oldu.

Yolumuz batıya doğru devam etti. Tophaneyi ertesi güne bırakarak direkt surlara gittik. Surlardan ,özellikle hanlar bölgesi oldukça güzel görülmekte. Ayrıca surların çevresinde ve iç kısımda gezilebilecek çok yer olduğunu söyleyebilirim.

Daha da devam ettiğinizde I.Murat’a adanmış çifte kubbeli,ulu cami tarzı bir camiyle karşılaşıyorsunuz. Caminin adı Şehadet Camii. Padişahın camiye gelmediği için şehit sayılamayacağını iddia eden ulema ve halka karşın dönemin kadısı tarafından yaptırıldığı söylenmekte. Loş ışıkta ,cami içerisinde pekte verimli olmayan bir çekim yaptık.

Hava iyice kararınca camiye yakın,şehre hakim bir parka giderek gün batımı ve gece çekimleri yaptık. Uzaklarda bir yerlerde yapılan havai fişek gösterisi tam bir sürpriz oldu.

Dönüşte Tophane üzerinden şehrin piramit şeklindeki alış veriş merkezi Asplaza’ya uğradık. Pekte anlatıldığı gibi bir yer olarak gözümüze görünmedi.

Sabah 10’a doğru başlayan yorucu gezimiz akşam 10’u biraz geçe otelde son buldu. Küp gibi uyumuşuz demek isterdim ama uyuyamadık L

Gün 2

Saat sekizde başlayacağımızı iddia ettiğimiz gün ancak on gibi sokağa dökülebildik. Famoradan yukarı çıkarak öncelikle Ertuğrul Bey’in adını taşıyan camiye girdik. Dikdörgen planlı,ahşap tavanlı camide özgün bir şey kalmamış. Caminin hemen yanında Ertuğrul Bey’in mezarı bulunmakta. Yıldırım Bayezıd’ın oğullarından biri olan şehzade 1393’te şehit olmuş.

Buradan nihayet Ulu Camiye ulaştık. Cami içinde oyalanıp biraz vakit geçirdikten sonra görevlilerden birinin oğluyla beraber doğu yönündeki minareye çıktık.

Ulu caminin minaresine çıkışımız oldukça kolay oldu. Çünkü minarenin çapı oldukça geniş . Öte yandan diğer minarede iki çıkış olduğunu göz önünde bulundurursanız o minareye de çıkışın oldukça zorlu olacağını tahmin edebilirsiniz.

Şerefe de tıpkı minare gibi oldukça geniş. İlk defa olarak bu kadar sağlam bir yerde olduğumuzu hissettik. Manzarayı anlatmaksa oldukça güç. Tüm hanlar bölgesi ayaklarınızın altında. Bursa da hanların sayısı çok fazla ve yukarıdan da görüldüğü gibi çok büyük bir alanı kaplamaktalar. Belki Evliya Çelebi tarzı bir söylem olacak ama hanlara girerseniz bir günde çıkamazsınız.

Tüm Bursa ayaklarınızın altında.Muhteşem bir manzara…

Haritaya baktığımızda yolumuzun dünkü rotadan da uzun olduğunu gördük ve uzun mesafeleri taksi-dolmuşlar ile gitme kararına vardık. Bu şekilde içerisinde arkeoloji müzesinin de yer aldığı Kültür Park’a gittik.

Kültür Park güzel bir mekan. Bedava denilebilecek kadar cüzi ,sembolik bir meblağ ödeyerek girdiğimiz parkta iki bölümden oluşan büyük bir havuz bulunmakta. Fakat insan bu havuzu görünce keşke demeden edemiyor. Keşke bu havuzun suyu temiz olsa,keşke bu havuzun içerisinde birkaç çift kuğu yüzse diye…

Neyse, parkın içerisinde şehrin arkeoloji parkı yer almakta. Müzeye giriş 2 YTL. Girişin sağındaki iki büyük salonda Bursa ve çevre yörelerdeki çeşitli buluntular sergilenmekte. Öte yandan sol taraftaki odada ise bir höyükte bulunan at arabası ve höyüğün içinin bir canlandırılması görülebilir. Oldukça özgün bir bölüm . ( Sinan burada sanatını konuşturdu ve mükemmel görüntüler elde etti)

Ayrıca buranın yanında kalan nispeten küçük salondaki asma katta nümizmatik sergisi yer almakta. Dönemlerine göre tasnif edilmiş Roma,Bizans ve Osmanlı dönemi paraları oldukça ilgi çekici.


Müze bahçesinde de ağırlıklı olarak mezar ştelleri,sütun başlıkları ve çeşitli buluntular sergilenmekte.

Buradan beş numaralı hedefimiz olan Hüdavendigar Camiine gitmek için oldukça uzun ve yorucu bir yürüyüş yaptık. Yazın,güneş altında özellikle öğle vakti Bursada gezmek çok zorlu olabiliyor.

Yolda biri oldukça büyük,diğeri ise Kervansaray otelin bir parçası haline gelmiş iki hamamı sağınızda bırakarak ilerliyorsunuz. Zaten Kervansaray otelin hamamından caminin minaresi görünmekte.

Hüdavendigar Camiinde de restorasyon yapıldığı için giremedik. Ama yapı,görünüm itibariyle Tekfur Sarayını andırmakta.

Caminin girişinde bir park bulunmakta. Bu parktan oldukça geniş bir manzarayı izleyebilme imkanınız oluyor. Neyse dönelim yapıya. Caminin hemen yanında padişahın türbesi yer almakta. Türbenin kubbesini taşıyan sütunlarda devşirme malzeme kullanılmış. Öte yandan türbenin duvarlarına destek veren payandalarda türlü ot bitmiş.Gün be gün yapıyı sona sürüklemekteler.

Buradan Çekirgeye çıktık. Elimizdeki haritaya göre var olan Süleyman Çelebi Camiini bulabilmek için epey taban teptik. Öyle ki adres sorduğumuz bazı kişiler böyle bir caminin bir zamanlar mevcut olup yıkıldığını söyledi. Aslına bakılırsa hala öyle bir cami var mı yok mu emin değiliz. Bulabildiğimiz sadece mevlid-i şerifin şairi Süleyman Çelebinin 1950’li yıllarda yapılmış mezarı. Çok ince bir işçiliği olduğunu söyleyemem ama cumhuriyet dönemine ait en zarif mezar-anıt olduğuna inanıyorum.

Buranın hemen yanında Karagöz ve Hacivat’a ait temsili bir türbe ve Karagöz Müzesi var. Çocukluğumdan kalan hayal gibi bir görüntü.

Müzede, gölge oyunculuğunun tarihçesi ve bilimum gölge oyunu karakteri sergilenmekte. Mutlaka gidilmesi gereken bir yer. Zaten bu konuyu da unuttuğumuz için yunanlılar sahiplenmekte.


Bu kez şehre doğru yöneldik.Son durağımız Muradiye Külliyesi. Külliye,genişçe bir alanın üzerine kurulu. Ters T tipi bir cami olan Muradiye Camiinin dışında pek çok türbe ve mezar var. Bahçede üç dört sıra dizili uzanan Osmanlı dönemi mezar taşlarının yanında görünen iki lahitin varlığı ve mekanın sur dışında kalması nedeniyle buranın zamanında bir Bizans nekropolü olabileceğini tahmin ediyorum.


Girişe göre karşımıza ilk çıkan türbe Sultan Murat’a ait. Sultan Murat üstü açık bir mekanda tek başına, sanduka da değilde toprağa gömülü yatmakta. Rivayet o ki padişah ölmeden önce buralarda bir yere bir ağaç eker ve burada gömülmek istediğini vasiyet eder. Yaşarken insanlardan çok çektiği için ölünce rahat etmek için iki kareden oluşan türbenin kendi kısmında yalnız yatmaktadır. Allahın rahmetine ermek istediği içinde türbenin üstü açıktır. Yağmur direkt olarak gömülü olduğu toprağa erişir.

Ortasında açıklık bulunan kubbeyi sütun başlıkları Bizans dönemine ait devşirme malzeme sırtlar.

Kapı girişinde,saçağın içinde çok güzel, mukarnaslı ağaç işlemeleri görülüyor. Bazı kaynaklar bunun güneş sistemini temsil ettiğini yazmakta.

Bir başka türbede Cem Sultan’a ait. Osmanlı sarayının en meşhur kaybedenlerinden biri olan şehzade (ki İstanbul alındığında bir veliahtta Bizans tarafındaydı )burada yatmakta. .Çok güzel işlemeleri olan kapısından içeriği girdiğinizde hazneleri toprak dolu olan üç mermer sanduka sizi karşılamakta. Burada da kubbenin ortasında bir karış kadar bir açıklık görülmekte.
Bu türbede pek çini yok.Buna karşın kalem işleri ve cam işçiliği görülmeye değer..

Normalde kapalı olan ama yoğun ısrarlarımız sonucu açtırdığımız diğer türbe Şehzade Mustafa’ya ait.


Hürrem Sultanın gazabına uğrayıp bir suikaste kurban giden,tahtın en yakın adayı şehzade yine Hürrem’in oğlu II. (Sarı) Selim tarafından buraya nakledilmiş. Tek kubbeli bir türbe . Türbenin harikulade çinilerle bezeli olduğunu söylemek gerek. İmparatorluğun çinicilik sanatında en iyi olduğu devre ait inanılmaz parçalar ile duvarlar kaplanmış.

Ters istikhamete doğru ilerlediğinizde bu kez Fatih Sultan Mehmet’in annesi ile kimliği tespit edilememiş bir kadının yattığı bir türbeye ulaşıyorsunuz. Nispeten bakımsız ve gösterişsiz bir yapı bu.

Bu türbenin hemen karşısında ve caminin arkasında, etrafı açık ama üstü kapalı bir türbe yer almakta. Burada da kimin yattığı belli değil.

Ardından caminin içerisinde çekim yaptık. Yorgunluğumuz ve benim iki ayağımın da su toplaması nedeniyle minareye sadece Sinan’ı gönderdik. Minareden çevrenin fotoğraflarını çekmek ona kısmet oldu.

Yakınlarda Bursa Osmanlı Evi Müzesi adıyla bir mekan daha var. Burada da eski tarz bir Bursa evi canlandırılmış. Dönem 17. yy olarak seçilmiş. Tahminlere göre II. Murat’ın burada bir köşkü varmış. Muradiyenin ara sokaklarında da epeyce gezindik.

Son durak olarak bir Bursa klasiğini yaptık. Tophanede Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerini ziyaret ettikten sonra teraslardan panaromik görüntüler çektik.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder