21 Mayıs 2010 Cuma

Gittin ele ey nazlı Budin...

Budapeşte ile ilgili yazacağım şeyler gerçekten beni zorluyor. Sanırım beni daha da zorlayacak tek yer Kırım olabilir. Bizim olan bir yerde bize ait çok az şeyin kalmış olması insanı gerçekten yaralıyor, İstanbulda Bizanstan kalan eserler bile Macaristanda en azından Budapeştede Türklerden kalan eserlerden yüzlerce kez fazla.

Viyana ‘dan karayolu ile Budapeşte ‘ye geçişimiz oldukça ilginçti. Sınırı geçer geçmez alışveriş için girdiğim kafeterya bozması yerde gerçek bir çingene ile karşılaştım ve yolculuğun başından beri ilk defa kendimi savunmam gerektiğini düşündüm. Meydan okuyan, balıkçı tablalarında uzanan balıkların ölgün bakışlarına benzer ama buz gibi gözlerle 'kolega türko' deyip elindeki bıçağı bana satmaya çalışan (ki eminim gece geç saatte o bıçakla beni soymaya bile kalkardı) saçları inek yalamışçasına kafa derisine yapışmış sefil Çingeneye nasılda sert ve seri almanca cevap verebildiğime şimdi bile şaşıyorum.

Macaristan ‘a girişimiz soğuk ve sisler içerisinde oldu. Saatlerce buzlaşmış tarlalarıyla geride bıraktığım Avusturya ile bataklıkmışcasına bir izlenim yaratan Macaristan pek farklı ülkeler.

İnsan olarakta farklılar. Şöyleki; Prag ‘ın sessiz, içe dönük ama insan yerine konulduğunu anlayınca size açılan insanı yada Viyananın soğuk tiplemelerinden çok farklılar. Gerçekten yabancı hayranlığı had safhada burada. Bela paratoneri gibi tek başına dolaştığım akşamlarda italyan erkeklerin mücevhermişcesine ilgi gördüğünü, birşey sorduğunuzda hatunların size önce şuralı mısınız diye aşırı yakınlaşmaya çalıştıklarını farkettim. (not olarak burada hatunların size takılıp kendilerini barlara davet ettirip sizi yoldurabilme ihtimalleri çok duyduğumuz vakalar)

Şehrin ki aslında tek bir şehir yok ortada. Buda ve Pest şehirleri birleştirilmiş. Birde Obuda kenti var. Burası Romalılarca Aquincium olarak kurulmuş ilk yerleşim. Buda ki bizim kaynaklarda Budin diye geçen yer olmakta. Peşte tarafı ise Roma kaynaklarında Contra Aquincium olarak geçmekte. Romalılardan burayı Hunlar almış. Pek çok kavim burayı almış kaybetmiş. Macarlar hristiyanlığı kabul ettikten bir müddet sonra başkentlerini buraya taşımışlar. 1540 ‘da bizimkiler şehre girmiş. 1680 ‘lere dek bizde kalan kent ( arada epey kuşatma da yaşanmış ) Avusturyalıların eline geçmiş. Sonrasında ise çalkantılı dönemler yaşamış epeyce ama günümüze tüm bu zorlukları aşarak gelebilmiş.

Neyse, Budapeşte ‘ye de öğleden sonra geldik. Elizabeth köprüsünün orada inip Mcdonalds bulup karnımızı doyurduk.Buradaki Mcdonalds ‘larda yerel ürünler var. Ama ketçap vb ekstra ücretli.

Standart tur programında yer alan hızlı bir şehir turu ile güne başladık. Budapeştede hemen yapılıp baştan savılması gereken yer Peşte tarafındaki alanlar olmalı. Budapeştede otobüs ulaşımı çok rahat,metrosunu kullanmadım. Ama o da oldukça iyi görünmekte.

Normal otobüs bileti 300 HUF. Şoförden de alabiliyorsunuz ama bu kez 400 HUF ödemeniz gerekli. Sadece ulaşım için indirim kartı ararsanız günlük olanlar 1550, üç gün geçerli olanlar 3850 HUF. Budapest Card ise iki yadaüç gün ücretsiz ulaşım olanağı verirken kimi müze ve dükkanlara indirimli giriş imkanı vermekte. İki günlük olan 6300, üç günlük olanı 7500 HUF. (1 Euro yaklaşık 270 HUF )

Neyse Peşte tarafında en belirgin alan Kahramanlar Meydanı. Zaten görülebilecek belli başlı alanlar buralarda mevcut. Kahramanlar meydanında hristiyanlık döneminde önemli olan macar krallarının heykelleri arkada, önde ise macaristana inen Arpad hanedanlarının heykellerinin olduğu bir alan. Buradan -heykeller karşıda duracak şekilde düşünürsek- sol taraftaki ulusal müzeyi görebiliyorsunuz.. (Bizans imparatorlarından birinin tacı da buradaymış, gezmeye vakit bulamadım) Çevrede bir buz pateni alanı -avrupanın en eskilerinden biri-, çok büyük bir havuz var. (şehirde çok sayıda kaplıca var,-10 derecede bile kimi yerlerden buharlar çıktığını görüyorsunuz,oldukça da kalabalık oluyor .Osmanlıda pek çok hamam yapmış ama sadece dört tanesi günümüze gelmiş. Ne yazık ki budin tarafında tek bir tanesini görebildim) Ayrıca yakınlarda lunapark benzeri gudik bir yapı , 1900 lerde yapılmış şato benzeri bir başka bina var. Bu sonuncusu karaya bağlı bir adanın üzerine kale olarak inşa edilmiş ilkin.

Buraya yakın bir yerde, konsoloslukların olduğu çok harika bir semt var. Bu semti ortadan yaran yol oktagona gidiyor. Oktagon adından da anlaşılacağı üzere sekiz yolun birleştiği bir alan. Buradan ayrılan yollar Peşte ‘nin en güzel alanlarına gitmekte. Devasa tiyatro salonu, tren garı, Avrupanın en büyük sinagogu vb hep bu meydana gelen yolların üzerinde.

Ama şehrin Budin tarafı gerçekten çok güzel. Özellikle Budin kalesi başlı başına bir sanat eseri. Bembeyaz taştan yapılma bir masal beldesi adeta. Kalenin en güzel yeri Fisherman's Battalion denilen - sanırım balıkçı müfrezesi diyebilirim- yer. Çok güzel bir Tuna manzarası var. Bu alanda Tatar istilası sırasında balıkçılar tarafından kalenin savunulduğu anlatılmakta. Ama balıkçıların kazanıp kazanmadığı yada kaleyi neden balıkçıların savunduğu muhteşem macar şövalyelerinin nerede olduğu -yada öldüğü- hakkında birşey söylenmiyor :)

Bu alana ayrıca triniti de denmekte. Budinin en büyük Katedrali St.Mathias katedrali burada. Ne yazık ki giremedik içine. Güzel ve yüksek bir yapı. Mathias nam-ı diğer Mathias Corvinius bize epeyce baş belası olmuş bir kişilik. Zaten Corviniuslar Hünyadi Yanoş ‘un sülalesi. Corvinius latince kuzgun demek. Ya devlet başa ta kuzgun leşe sözü bunlardan gelmekte. Kanuni Budin ‘e girince burada namaz kılmış, yani bir bakıma ikinci bir Ayasofya burası. Bu macarlara çok koymuş , oysa ben budapeştede olması gereken camileri ve diğer Türk yapılarını sorunca saçma sapan tepkiler aldım. Evliye Çelebi ‘nin notlarına göre şehirde bizim yaptığımız bir saat kulesi bile mevcutmuş. Şehir 1540 ile 1681 arasında bizim elimizdeyken imparatorluğun dördüncü büyük şehri haline gelmiş. Kale içerisinde bir kaç tane müze var. Askeri müzede burada. Ayrıca civarda devasa bir kütüphane de var. Kale içerisinde kale kuşatması sırasında savaşırken şehit düşen son Osmanlı paşasına ait mezar taşı ve macarların ona ithafen yazdığı yazı da görülebilir.

Kaleye nehir kıyısından 1900’lerde yapılmış bir funikular ile de çıkabiliyorsunuz.

Budin ‘in kale gerisi alanı eski Türk mahallesi ;hatta günümüzde bile sizi duygulandıran Türkçe kelimeler sokak adlarında hala saklı. Mescit utca gibi. Kavaladaki gibi dar , huzurlu sokakcıklar insanı hüzne boğarak sizi selamlıyor. Yıllar önce atalarımızın arşınladığı şu an mezarlarının bile kalmadığı topraklarda yürüyoruz.

Buradan güzel bir manzaraya sahip Gül Baba türbesinin olduğu tepeye geçtik. Gül Baba bir alperen. Yani savaşçı derviş. Tüm balkanlarda olduğu gibi bu yenilmez savaşçılar barış döneminde gayri müslim halkı koruyucu kanatlarına almış. Despotların ve tiranların teröründen bıkan halk bu yabancı ama dürüst insanları ilkin merak ardından hayranlıkla izlemiş. Boşnaklar ve Arnavutlar islama bu şekilde geçmiş. Gül Baba da böyle bir zat. Budin önlerinde bir nemçe muhasarasında şehit düşünce bizzat Kanuni ‘nin olduğu bir cemaatle aziz naaşının cenaze namazı kılınmış. Sultan Abdülaziz ‘in gelişi anısına çöplük olan türbe toparlanmış ve günümüze gelmiş.

Türbedar bir macar. Bir TV programında türbenin bahçesinde Türk çocuklarıyla oynayarak büyüdüm demişti. Yıllarca macaristanda kalan Türklerin akıbetini araştırmama rağmen birşey bulamamıştım. Türbedara sorduğumda bu çocukların yerel halkla karıştığını, genelde günümüzde Peşte taraında yaşayan çok zengin tacirler olduğundan bahsetti. Ve giderken şunu ekledi 'Onlar dünyanın en güçlü kanına sahipler; macar ana ve Türk babadan gelen asil bir soy onlar'

Türbedara teşekkür ederek, minnetle şehidimize fatihamızı okuyarak yerimizden ayrıldık.

Otelimiz rakoçi caddesi denen fevkalade merkezi bir yerdeydi. Adım başı match mağazaları var ve oldukça hesaplılar. Metro ve otobüs hatları oldukça iyi ve işlek. Tek kötü olan marketlerde nakit euro geçmemesi ve satışçıların ingilizce hiç ,almancayı da hemen hemen hiç bilmemeleri. Ama iyi niyetli insanların arasında hemen kurulabilen tarzanca ve güler yüz ile herşey çözümleniyor.

Akşam yemekleri güzel bir restoranta giderseniz biraz pahalı. Ama dediğim gibi çok merkezi bir yerdeydik. Ve şimdi düşünüyordum da yine Türkiyeye göre çok ucuza kalkmışız masadan.

Estergon

İkinci gün durağımız Estergondu. Estergon Türk tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Yerleşik olarak Avrupada bulunduğumuz son noktadır. Macar rehberimiz tur rehberimizin aksine harika bir insandı. Kuzeydeki son noktamızın Györ şehri olduğunu söyledi. Epeyce iğnelememe rağmen iyi bir iletişim kurduk. En azından Macar kültürüne Türklerin artıları olduğunu yadsımamakta. Ben tersi bir durumda böyle bir tarafsızlık ile yaklaşabilir miydim, emin değilim.

Turların hepsi estergona gidiş için 55 euro almakta. Şehir çok uzak ama kalabalıksanız araba tutarak gitmek oldukça hesaplı oluyor. Yol fotoğraflardan da göreceğiniz gibi oldukça buzlu idi. Macaristann bu mevsimde genel olarak kasvetli bir havası var. Yolun üzerinde avrupanın en büyük Suzuki fabrikasıda mevcut.

Estergon Slovakya sınırında bir kasaba. Hoş Slovakya kıyısında kalanlarda Macar. Tunanın üzerinde bir çelik köprü iki ülkeyi birbirine bağlıyor. Estergon denilince devasa bir kale bekliyordum ama sükut-u hayale uğradım. Aslnda kale pek büyük bir yer değil. Ama macarlar için önemi çok büyük. Macaristanın eski başkenti şu anda da ülkenin dini merkezi.

Kalenin ortasında Estergon katedrali var. Atalarımız bu katedrali camiye çevirmemiş. Gözleriniz doluyor bu engin hoşgörü karşısında, kendinizin ne kadar da küçük kaldığınızı hissediyorsunuz. Kilisenin içide çok yüksek ,kubbesinin işlemeleri hayranlık uyandırıcı. Öte yandan tüm Avrupa kiliseleri gibi çok soğuk ve ürpertici bir yanı var. Yine içeride mumyalanmış bir – sanırım- kardinal, bir köşede kafatası, kemikler.Bu olayı anlamıyorum ama içimi sıktığı da bir gerçek. Yapıya giriş ücretsiz. Buna karşın hazine, kripta ve kubbeye çıkış ücretli.

Kaleyi anlatalım biraz. Barış Mançonun şarkısının girişinde de dediği gibi Estergon yedi krala hem mezar hem beşik olmuş. Aslında tahmin edebileceğiniz gibi kale ilkin Romalılarca inşa edilmiş. Kale içerisinde Macar kraliyet ailesinin tahtının bir imitasyonu da var. Bizans İmparatorlarının pembesini andıran çok basit bir taht . Oda ise ufacık. Topkapıdan bahsedince rehber size şu acı gerçeği çarpıyor. 'Ama siz Osmanlıydınız'

Kalede Estergonda bulunan tüm eski medeniyetlerin izleri basit bir müze haline getirilerek sergilenmekte. Hatta yarı yarıya paslanmış bir Avar kılıcı bile var. Müzenin bir bölümünde kazılı alanın üzeri cam kaplanmış,üzerinde yürüyerek gezebiliyorsunuz. (Cam sağlam ,kimse yokken ben üzerinde duruyordum.Müze görevlisi, şişmanca bir amcam camın üzerine güm diye atladı. İnsanlar çığlık attı ben sadece adama baktım.Adam kaçarcasına gitti :) ) Sanırım turistlerle eğlendikleri bir aktivite bu görevlilerin. İçeride fotoğraf çektirmiyorlar.

Estergonda Tuna manzarası tüm Macaristanda olduğu gibi çok güzel ama çok hüzünlü. Kalede bir iki mezartaşı dışında tek bir yerde bile, burada Türklerinde olduğu 180 yıl hakkaniyetle kendilerini yönettiğinin en ufak bir izi bile yok. Yazık. Halbuki kalenin alınışı, kaybediliiş ve tekrar kaleyi kaybeden paşa tarafından yaklaşık on yılsonra tekrar ele geçirilişi.... Evliya Çelebi ‘nin kale ve kasaba hakkında anlattıkları. Tarihimizde o kadar derin izleri var ki bu kasabanın, bu kalenin...

Kasabanın içerisinde Macaristan piskoposunun ikametgahı var . Burasıda devasa bir yer.İkametgahın bir kısmı resim sergisi olarak kullanılmakta.

Kale çıkışında hediyelik eşya satıcıları var ama burası çok pahalı.Alış verişler daha sonra anlatacağım Szentendre ‘de yapılmalı. Satıcıların çoğu Türkçeyi kapmış.

Visegrad

Burasıda adı çok anılan bir yer. İçine giremedik.Bir nevi macar krallarının yazlık sarayı.Tunayı yukarıdan gören bir konuma sahip .Ürkütücü ormanların içerisinde bir yer. Tek olumlu yanı harika bir fotoğraf çekebilmem oldu.

Bina ile sahil arasında kuyu benzeri bir sistem bulunduğu ve soğutulan şarapların krala sunulduğu anlatıldı.

Szentendre

Burası ikinci günün son durağı. Osmanlı zulmünden (!) kaçan Sırplar tarafından kurulmuş. Aslında bu bizim unuttuğumuz Türk adının bir yansıması. Avusturya orduları hızla ilerlerken kaybedilen topraklardaki hristiyan halk hızla kuzeye çekilir. Çünkü halk Türklerin nasıl olsa bir gün döneceğini ve kendilerinden çok büyük bir intikam alacağını düşünmektedir. Zaten girişte Ortodoks kiliseleri fark edilmekte. Kasaba adını azizlerden Andre ‘den almış. Burada alışverişler çok hesaplı. Kasabanın simgesi koyun. Bu deseni satılan el işlemelerinin pek çoğunda da görebilmektesiniz zaten.

Kasabada bir de şekerleme müzesi var. Kasabanın içindeki evlerden birinde üsk kat şekerleme müzesi. Ya para veriyorsunuz üst kattaki müzeyi görmeğe yada alışveriş yapmanız gerekiyor. Annanemin deyimiyle modern dilencilik...

Neler alabilirim...

Her yerden alınabilinecek standart biblo, minyatür , tabak yanısıra. Ama Macaristanda paprika denilen kırmızı biber alınabilir yada Tökely denilen meşhur şaraplarını istifleyebilir. Para ve zevk sizin :) Ha birde palinka var. Bir tür meyveli şarap buda...

Ve son gün...

Son gün için yaklaşık 20 km.ye yakın bir rota belirlemiştik. Fakat havanın inanılmaz soğuğu (-7 derece idi) bizi inanılmaz sarstı. İlkin Oktagonun oraya, oradan da opera binasına gittik. Bir akşam önce opara binasına uyanılk hemşerilerimizin nasıl girdiğini öğrendik. Opera binasında 2-3 euroya sahneyi göremediğiniz ama sesleri duyabildiğiniz yerlerin biletlerini alıyorsunuz. Oyunun başlamasına az kala buralardan da sahneye insanlar yakınlaştırma için getiriliyor. Böylelikle 50 euro veren adamla yanyana oturup operayı izleme imkanınız oluyor.

Buradan parlemento binasına gittik. Harika bir bina. Avrupanın merkezi ısıtmalı ilk binası burası. İçeri girişler biraz düzensiz. Sizin dilinizde yada dilini anlayabildiğiniz bir rehberin olduğu bir turu beklemeniz gerekiyor. Ve seferler arası çok uzun kişi başı giriş 10 euro. Girmedim. Ama binayı çeşitli açılardan izledim, dolandım. Harika bir bina bu.

Buradan Tuna kıyısına indik. Kıyıda biraz ilerleyince ayakkabılar vb gördük. Yanlarına yaklaşınca bunların metal ve yere sabitlendiğini farkettik. Çevredeki tek yazı yerdeki ibranice harfler olduğu için bir anlam veremedik ama ikinci dünya savaşı ile ilgili olabileceğine dair fikir yürüttük. Hedefimizde Margret adası da vardı ama oraya gitmeye cesaret edemedik. Tuna kıyısında pis kokuya aldırış etmeksizin bir süre oturup Elizabeth köprüsünden Budin ‘e son bir kez geçip geri döndük.

Ortasından Tuna nehri tarafından yarıldığı için şehir mecburen bir köprüler şehri olmuş.

Geri dönüş sırasında Peşte ‘nin katedrali olan İstvan Katedrali ‘ne girdik.Burası Estergondaki katedral kadar olmasa da oldukça büyük ve yüksek. (İstvan almanda stephan, ingilizce steven'a karşılık gelmekte) İçeride sanırım şapellerden birini müze yapmışlar, macar kraliyet tacının imitasyonu burada saklı. Birşey sorma bahanesiye içeri girdim ama fotoğrafını çekmedim. Aslında saf kandırılabilir ihtiyarlar var. Ama yabancı dil bilen adam yok.

Son akşam çigan gecesine katıldık. Katakomba denilen bir tavernada eğlendik. Olmazsa olmaz bir yer değildi ama yine de iyi de eğlendik. Özellikle ksilofon çalan Yahudi kılıklı adam gerçekten harikaydı.

Ve son söz...

Budapeşte diğer iki şehirdende oldukça farklı yada bir yanı akıncı bir yanı tatar olan bir ailenin çocuğu olarak ben öyle algıladım. Gönül devlet büyüklerimizin atmasyon konuşmalar yapacağına buralarda ata yadigarı hazinelerimizin diriltilmesi konusunda hareket etmelerini bekler.

Tuna da koyu kahverengi sularına rağmen yine de kendine baktırıyor. Gerçi Macarlar sadece gerçek aşıkların Tunayı mavi görebildiklerini iddaa etselerde...

Kadınları diğer ülkelerin kadınlarından farklı. Bakıyorlar, gelip konuşuyorlar. Yabancı olmanız onlar için yeterli. Ama izlenimlerim İtalyanlar Macarlar için biraz daha farklı kanısına vardırdı beni.

Budapeşte de fakirlik var. Çöp var. Hırsızlık var. Benimde peşime takılan bir arkadaş oldu ama alt geçitlerin birinde ektim. Hava karardıktan sonra elinzde fotoğraf makinasıyla dolaşmak biraz riskli. İlla dolaşacaksanız ana caddelerde dolaşın.

Türkleri pek sevmiyorlar ama Türklerden ve Türkçeden çok şey aldıklarını inkar etmiyorlar. Milli yemekleri olan gulaş aslında yeni çerilerin yediği kul aşı. Vakti zamanında söğüş sığır eti masalarına gelmezken Türk ordusunun sofrasındaki bu yemek ilgilerini çekmiş. Güzel de yapıyorlar doğrusu. Baklavayı bal ile yapıyorlar. Dillerindeki Türkçe kelimenin haddi hesabı yok. Sakal sakal sadece szakal diye yazmakta.

Gençlerde hızlı bir yozlaşma var. Aklı basan ihtiyarlar durumu üzüntüyle seyrediyorlar ve geçmişe karşı bizim gibi bir özlemleri var. Adım başı Attila isimli mekanlar,alanlar var. Hatta Attila ‘nın çocuklarından bizim irnek olarak bildiğimizin adı csaba (çaba ) olarak kullanılıyor. Ortaçağ Macaristanı da özlenenler arasında. Bizlere karşı çok savaştıklarından bahsediyorlar ki haklılar. Macar süvarisine karşın top ve barut teknolojisini geliştirmek zorunda kalmıştık.

Türk ırkçılığında üç hac yeri vardır. Biri İstanbuldur,diğeri kültürümüzün kaynağı Orhun Anıtları diğeri son noktamız Estergon kalesidir. Estergon kalesine gidebildiğim için Tanrıya şükürler olsun.

Macaristanda tarzanca ile pek çok insan tanıdım. Ama Macar rehberimiz Eva Hanımefendiyi unutamayacağım. İş aşkı ve kültürü ile -bazan tarihi konularda tartışsak bile - bizlere çok yardımcı oldu.

Bir daha bu topraklara gelebilirsem Estergona bir minibüs kiralayarak gideceğim. Bangır bangır mehter marşlarını çalacağım. İşte o zaman Estergon kalesinin korku salan akıncılarının, tatar atlılarının, 2 Eylül 1686 'da Budini kaybettiğimizde ikinci dünya savaşına dek Avrupada görülen katliamda yok edilen atalarımızın ruhlarını ihya ettiğime inanacağım.

Budini Peşte kıyısından seyrederken şu mısralar takıldı dilimin ucuna,

ötme bülbül ötme yaz bahar oldu.
bülbülün figanı bagrımı deldi
gül alıp satmanın zamanı geldi
aldı nemçe bizim nazlı budin'i

çeşmelerden abdest alınmaz oldu
camilerde namaz kılınmaz oldu
mamur olan yerler hep harap oldu
aldı nemce bizim nazlı budini

budin'in içinde uzun çarşısı
orta yerde sultan ahmet camisi
kabe suretine benzer yapısı
aldın nemce bizim nazlı budin'i

budin'in içinde serdar kızıyım
anamın babamın iki gözüyüm
kafeste besili kınalı kuzuyum
aldı nemce bizim nazlı budin'i

cephane tutustu aklımız şaştı
selatin camiler yandı tutuştu
hep sabi subyanlar ateşe düstü
aldı nemçe bizim nazlı budin'i

seshatlar içinde budin'dir başı
kan ile yogrulmus topragı taşı
çerkez alemdardır sehıtler bası
aldı nemçe bizim nazlı budin'i

kıble tarafından üç top atıldı
perşembe gunuydu guneş tutuldu
cuma gunuydu budin alındı
aldı nemçe bizim nazlı budin'i

Temeşvarlı gazi aşık hasan tarafından yazılmış, okunduğunda insanın içini sızlatan bir türküdür.

budin dedikleri aksuyun başı
kan ile yuğrulmuş toprağı taşı
çerkes bayraktar şehidler başı
geldi küffâr, aldı kale budini
aldı budin kalasını, geçti bedeni.

cephane tutuştu, aklımız şaştı
selâtin camisi havaya uçtu
askerin yarısı hep şehid düştü
geldi küffâr, aldı kale budini
aldı budin kalasını, geçti bedeni.

budin’in üstünde doğdu bir yıldız
aldı hayin küffâr on iki bin kız
kimi kadı, kimi müftü, müderris
aman padişahım, imdad umarız
imdadsız kalaya imdad bekleriz.

budin dedikleri çepçevre meşe
kurdunu, kuşunu doyurduk leşe
hüngür hüngür ağlar genç ali paşa
geldi küffâr, aldı kale budini
aldı budin kalasını, geçti bedeni.

budin içinde biz üç kız idik
altun kafes içre besli kuzuyduk
küffârın eline lâyık değildik
geldi küffâr, aldı kale budini
aldı budin kalasını, geçti bedeni.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder