28 Mayıs 2010 Cuma

istanbul gezileri - etap 2

Tanrı sonunda yüzümüze güldü, bir cumartesi gününde iki kuzenim, iki dostum , kardeşim ve benden oluşan araştırma ekibinden güneşi esirgemeyerek keşfe , araştırmaya susayan bu gruba yola çıkma fırsatı doğdu.

Başlangıçta rotamız Gülhane Parkındaki Gotlar sütununu inceleyip parkta pek çok fotoğraf çekmek, oradan sultanahmet, ayasofya , bukaleon sarayı, hipodromdan kalanları gezip yedikule zindanlarına ulaşmaktan ibaretti.

Yola çıkmadan detaylı İstanbul haritamı tüm aramalarıma karşı bulamadım. Ama bir aşığın sevdiğinin heryerini bilmesi gibi istanbulun detaylarını bildiğimden emin olarak yola çıktık.

Ekip Sirkeci Garı ‘nın önünde tamamlandı ve altı kafadar sahilden Gülhane Parkı ‘na girebilmek için yola koyulduk.

Sahil Yolu

Sirkeci Garından sahilyolu üzerinden Gülhane Parkı girişine varmak isterseniz, güneşli havalarda pek çekilmeyen bir yol sizi bekler. Yolun hemen solunda olanca ihtişamıyla padişahın kayıkhanesi gözünüze çarpar. Burası Topkapı Sarayının bahçesinden şimendifer hattı geçene dek sarayın bir parçası olmuş, padişahın saltanat kayığına binerken ve donanma-ü hümayun sefere çıkaren padişah orduyu buradan selamlayarak avanesi ile dualarla onurlandırırdı.

Rengarenk lalelerle bezenmiş caddede Gülhaneye girebilmek için fotoğrafta görülmekte olan köprüyü aştık, bununla beraber çocuk şenliği olması ve yanında 5 yaşından küçük çocuk olmayan grupların içeriye alınmaması nedeniyle içeri giremedik ve İstanbulun ikibin yıldır nöbetini tutan Gotlar sütununu selamlayamadık.

Nihai bir karar bizi bekliyordu, ya sahilden yolumuza devam edecektik -ki burada deniz surlarını dışarıdan inceleme fırsatımız olacaktı ama fazla bir beklentimizde yoktu. Yada kös kös geldiğimiz yoldan geri dönecek ara sokaklardan Sultanahmete ulaşacaktık. -Kader ve rengarenk laleler aklımızı çeldi ve yola koyulduk. Gördüklerimiz aslında hayal gücümüzün çok çok ötesindeydi. Tanrıya şükürler olsun ki İstanbulda doğmuşuz.

İstanbulun pek çok efsanesi var araştırılmayı bekleyen. Bununla beraber gözümüzün önünde olan fakat dikkatimizi çekmeyen pek çok anıt, yazı vb. araştırılmayı yada araştırıldıysa bile bunların yayınlanmasını beklemekte. Örneğin surların pekçok yerinde fotoğrafta da görüldüğü gibi Yunan alfabesiyle (Yunanca demiyorum çünkü bazı yazılar sonradan gördük ki sadece alfabe olarak kullanılmış) kazınmış bazı yazılar var. Nedir , kim, neden yazmıştır, Tanrı bilir.

Surlar zamanın ve insanların etkisiyle çok ağır hasarlar görmüş, onarılabilse -ki bukaleondaki gibi bir restorasyon olacağına yıkılsın daha iyi -çevresi temizlenebilse bambaşka bir görünüme bürünebilir, kazanç kapısına dönüşebilir.

Benzeri girişler var. Ben tüm merakıma karşın güvenlik nedeniyle ilk başlarda girmeğe yanaşmadım. Fakat Servet ve kardeşim duraksamaksızın delhizlere girince bende peşlerinden içeri girdim.

Tüneller hafif bir idrar kokusuna sahip, tinercinin, şarapçının gecelediği, gününü geçirdiği bu mekanlarda insanın kendini gerçekten sakınması gerekiyor. Olasılıkları gerçekten gözönüne aldık. Karşımıza çıkması muhtemel kişilerle yapılabilinecek mücadeleyi de göz önüne aldık ve gidebildiğimiz son noktaya dek ulaştık.

Fotoğrafta yol olmadığına inandığımız bir yere yapmış olduğumuz flaşla böyle bir koridoru bulduk.

Ahırkapı Feneri bize doğru yolda olduğumuzu söyleyerek, yüzlerce yıldır insanlara yaptığı gibi bizede yol gösterici oldu.

Aya İrini, Topkapı ve Bukaleon

Sahilden kısa bir yürüyüşle solumuzda ayasofya sağımızda topkapı sarayının girişi olacak şekilde kendimizi bulduk. Çeşmenin önünde kısa bir mola vererek Topkapı sarayının bahçesine girdik.

Ertesi günün 23 Nisan olması , harika , güneşli bir cumartesininde olması yerli yabancı pek çok insanın sarayın bahçesini doldurmasına sebep olmuştu. Aya İrini ‘nin içine her zamanki gibi kapalı olması nedeniyle giremediğimizden etrafında dolaştık, darphanede de bizi çeken bir sergi olmaması nedeniyle yolun aşağısına giderek Bukaleona gitmeğe karar verdik.

Bu arada küçük bir not vermem gerekmekte. Aya İrini her ne kadar küçük bir kilise olarak görünsede AyaSofya yapılana dek İstanbulun katedraliydi. Buradan çıkaracağımız sonuç şu. Günümüzdeki Aya Sofya üçüncü kilisedir aynı yerdeki ,dolayısıyla katedral şehir merkezindeki en büyük kilise olduğunu gözönünde tutarsak (diğer kiliseler bazilikadır) ilk iki Aya Sofyanın pek güdük olduğunu varsayabiliriz.

Aya İrininin Bizans için ayrı bir anlamı olması gerekmekte. Türkler Tapınak şövalyeleriden aldıkları kutsal haçı aşağılama amaçlı olarak Bizansa hediye edince imparator bunu aya Sofya yerine Aya İriniye astırmıştı. Kim bilir belkide dinin yayılması sırasında diri diri yakılan Azize İren böylece onurlandırıldı.

Bukaleon ise hayallerimin efsanesidir. Hiç düşündünüz mü İstanbulu kuşattığımızda imparator nerede kalıyordu, Bizans ‘ın sarayları neredeydi ve nasıldı?

Trenle Sirkeciye doğru yola koyulurken Cankurtaran istasyonunda yolun sol tarafında askeriyenin hemen yanında tuğladan yıkılmaya yüz tutmuş bir bina görürsünüz. Gördüğünüz yapı Osmanlının son zamanlarında Gülhane Hastanesi olarak kullanıan ama Bizans devrinde Hagios Georgios manastırını ve Hodegetria Ayazmasını içeren yapılar topluluğunun bir parçasıdır. İlk dönemlerde ne olarak kullanıldığın adair bir bilgim yok.

Müjde eski bina restore ediliyor demek isterdim ama ne yazık ki restorasyon vandalizmin son aşamalarında. Tuğla yüzeyleri şuursuzca çimentoyla sıvamak nasıl bir anlayıştır, nasıl bir köylülüktür...

Binanın pek çok odası var ve boylamasına gidilirse epeyde uzun. Sanırım aslında üç kat ama terasıda olan bir yapıya sahipti. Alt katlarda da odalar olduğunu tahmin ediyorum çünkü fazla ağırlık vermesek bile gelen ses alttada odaların olabileceği fikrini uyandırdı bizlerde. Bununla beraber merdivenlerin pek güçsüz görünmesi üst katlara çıkma konusunda bir atılım yapmamızı engelledi.

Bir Yedikule Zindanlarının,bir tekfur sarayının osmanlı zamanında ne şekilde kullanıldığını bilebiliyoruz da bu kuytuda kalan binanın sarayın bahçesinde olduğu için gizli kaçamakların sırdaşımıydı bir yorum yapamıyorum .

Çıkarken Ahırkapı fenerini gören bir yerden bir poz çektim.500 yıl,1000 yıl önce acaba kimler,neler düşünerek bu pencerelerden bakmıştı,Neler düşünülmüş ,neler konuşulmuştu bu duvarların arasında? Herşeye şahit olan tuğla duvarlar sonsuza dek susturulmak istenircesine çimentoyla sıvanıyor. Tarihe verilen değer ülkemde bu.

Aya Sofya

Aya Sofya İstanbulun bilinen simgesi, bir zamanların sıfırıncı boylamının geçtiği varsayılan yer. Herkesçe bilinen şeyleri yazmayacağım, benim aya sofya diye tutturma sebebim sadece üst kattaki viking yazısını bulmaktı. Ama kardeşimin Aya Sofya ‘ya hiç gitmemiş olması burayı kapsamlı bir şekilde gezmemiz gerektiği gerçeği ile bizi yüzleştirdi.

Camiye giriş -ben yobaz biri değilim ama Aya Sofya ‘yı cami olarak kabul ediyorum, bir Allahın kulu bana camiden müzeye çevrilme emrinin yazılı olduğu belgedeki imzanın Atatürk ‘e ait olduğu konusunda beni ikna etsin. Ya da aynı imzayı bana başka bir yerde de kullanıldıysa göstersin. - şu an yerli turiste de yabancıya da 10 YTL, fakat öğrencilere sanırım bedava.

Caminin içerisinde yıllardan beri bir iskele durmakta. İddiaya göre şayet bu iskele olmazsa dev kubbe çökermiş. Bana pek akılcıl bir olasılık olarak görünmedi .

Aya Sofyanın da kendine has efsaneleri var. Bunlardan biri yeniçeriler Aya Sofyaya girdiğinde ayin yapan bir papaz hızla kapılardan birinden çıkar görünmeyen bir kapı hemen ardından duvar örerek askerlerin papazı yakalamasına engel olur. İstanbul Rumlarınında inanışına göre Yunanlılar İstanbulu tekrar aldıklarında bu kapı görünmez bir el tarafından açılacak ve papaz içeri girecek. Bu hikayenin değişik bir versiyonunda papaz kaçarken yanında kutsal kase olarakta bilinen sangraalide götürmüştür.

Başka bir rivayette de Ayasofya ‘nın altının tamamen bir sarnıçtan oluştuğu üzerinedir. Aya Sofya ‘nın içinde ve bahçesinde (içindekileri göremedim ama dışarıdakilerden birisi bu ) çeşitli kuyular olduğu bahsedilir. (Atlas dergisinin Mayıs 2006 tarihli sayısında bu konu üzerinde durulmaktadır) Bu sarnıcın rivayetlere göre sınırları denize vb kadar gittiği şeklinde ama 10 metrelik bir derinlik söz konusu.

Aya Sofyada ilk minareler Fatih ve Bayezıd zamanında inşa edildi.Burada şu söylenti mevcut.Bizanslılarca esir edilen Türkler günün birinde İstanbulu alacaklarından o kadar eminlerdir ki minare yapılabilicek şekilde Aya Sofyanın tamiratlarına katılırlar.

Aya Sofya defalarca yıkıldı , sayısız sefer de yağmalandı. Hatta şehri iki kez kuşatan vikinglerden bir grup surları aşarak Aya Sofya ‘ya dek ulaştı. Bunlardan bir tanesi caminin üst katında rivayete göre imparatoriçenin locasının trabzanlarına kendi dilinde birşeyler kazımış. Ekip olarak tüm aramalarımıza rağmen bir şey bulamadık. Aslında herkes birşeyler yazıp karaladığı için ne nedir tespit edemedik. Ama araştırmacılar bu kazıma işini yapan Viking ‘in imparatorun muhafız alayını oluşturan Vareglerden biri olduğu konusunda birleşmekte.

Aya Sofyanın üst katı Dandalo ‘nun mezarına da evsahipliği yapmakta. Bu zat 1204 yılında İstanbulu ele geçiren haçlı komutandır ve yarı kördür. Rivayetlere göre öldüğünde 90 ila 100 yaşları arasındaymış. Aya Sofyada yazana göre Dandalo aynı zamanda Venedik Doçu (doge), bu durumda venedik dışında gömülü olan başka doç var mı sorusu ister istemez insanın aklına gelmekte. Bu mezar Bizanslılar İstanbulu tekrar alınca tükürük hokkası gibi kullanılmış. Zaten latin yönetimi sırasında Aya Sofya Katolik kilisesi olarak kullanılmış.

Son nokta ise bahçe içerisinde pek çok lahit var. Son dönemlerde Bizans imparatorlarının mezarları günümüzde Fatih camii ‘nin olduğu Aziz Havariun kilisesindeydi.Demekki diyoruz bu dönemde yapılan lahitler tip olarakta tahmin edilebileceği gibi yeni yeni hristiyanlığa geçiş yapılan dönemlere ait olmalı. Kimlerin bu lahitlerde yattığına dair bir bilgi yok. Zaten latin yağması sırasında (ilk üç gün genelev olarak kullanıldı) tüm bu alanların yağma olarak parçalanmış olması muhtemel.

S.Ahmet,Forum,Hipodrom ve Küçük Aya Sofya

Sultanahmette türlü anıt var. Bunlardan en ilginci ve en az bilineni milion. Milion günümüzde milestone olarak kullanılan kelimenin kökeni olarak kullanılmakta. İstanbul bildiğiniz gibi aslında 2.Roma olarak büyütüldü ve Romadaki bazı unsurlarda aslına uygun olarak , daha büyük şekilde İstanbulda da inşa edildi. Milion dünyadaki tüm yolların merkezi olarak kabul edilir ve tüm uzunluk hesaplamaları bu noktaya göre belirlenir. Şu an orjinalinden hiçbir benzer yanı kalmaksızın Yerebatan Sarnıcının yanında ilgisizliğe mahkum. Tanıtıcı yazısı bile İngilizce,s anki resmi dilimizmiş gibi.

Forumun ise insanlar defalarca içerisinden geçmiş ama farkına bile varmamıştır. Roma forumundan hiçte küçük olmayan bir forumumuz var. Ama görebilen ,araştırabilen gözlere.(Bu forum İstanbul içerisinde yer alan tek forum değil,2-3 tane daha olması gerek)

Dikilitaşlara hiç girmeyeceğim bile. Onları herkes bir parça olsun bilmekte. Taşların son yüzyılda çok zarar gördüğü bununda nedeninin tamamen ikimsel olduğu söyleniyor. (Büyük dikilitaştan dünyada dört tane var. İstanbulda, ABD'de, Mısırda ve Pariste. ABD de olan dikilitaşın iklim koşulları ile çok hasar gördüğüne dair sanalağda bazı makaleler de mevcut) Ama dikiltaşların zemini ile bulunduğunuz yer arasındaki yükseklik farkının sebebi eskiden at meydanı olarak bilinen alanın içerisine sultanahmet camiinin yapımı sırasındaki molozların dökülmesi bağlanabilir. Dikilitaşlar zaten meydanın içerisinde idi .

Hipodromdan kalan duvarlarda var. Hipodromun güney duvarı farkında olmaksızın hala ayakta ve hala elden geçirilirse iş yapabilecek kadarda heybetli. Her ne kadar şüpheci yaklaşımlarım 250,000 kişinin bu yapıya nasıl sığdırılabildiğini keşfedemese de kalanlar bile çok bin diyebilmekte. Hipodromun en uç noktası S.ahmet Meslek Lisesinin temeli olarak iş yapmakta. Tanrı bilir kimbilir ne tüneller açılıp, temizlenmeyi bekliyor.

Küçük Ayasofya ise Aya Sofyanın bir kopyası gibi yapılmış bir kilise. Ama günümüzde -bildiğim kadarıyla - hala ve herşeye rağmen cami olarak kalabilmiş. Restorasyon nedeniyle içine girebilmek nasip olamadı, Ahmet Yesevi vakfınında içine girip biraz inceledik

Not:Bu arada eski ve en büyük Bizans sarayının yakınından geçmemize rağmen göremememiz, gösterilmemiş olması,f otoğraf çekiminin yasak olması ne anlama gelir. Ekümenik Patrik hazretleri için mi bekletiliyor?

Tekrar sahil yolu,ta ki Yedikuleye dek.

Tekrar çeşitli yollardan sahil yoluna indik. Uzun bir müddet yürüdük, bu gerçekten çok yorucu bir yürüyüş oldu, ama merakımız hayallerimiz yorgunluğun çok önünde gidiyordu. İlk hayalimize sahildeki surların üzerine çıkarak eriştik. Bu özellikle kardeşim için çok iyi oldu. Surların üzerinde sur diplerini açıkhava helasına çeviren kitleyi tiksinerek izledik. Çıktığımızdan daha fazla eforu inerken harcadık.

Yolda turun en şaşırtıcı keşfini yaptık. Yolda yine surlarda yunanca ile yazılmış alanlardan birine rastladık. (Bu yazıyı daha sonradan çevirttiğimizde yunan harflari ile yazılmış Türkçe olduğunu görerek durumu direk Karamanlideslere bağladık. Fakat yerde duran mezar taşı sandığımız taşlar, üzerlerindeki damga -ki başta haç sandık ama sonra yine ikilemlere düştük- taşların üzerlerindeki yazılar (yunanca olabilir diyen kuzene ben ermenice olabilir dedim ama dediğim gibi emin değiliz) Ne yazık ki tüm taşları incelemeyi başka zamana bırakarak yola devam ettik. Taki Yedikuledeki dünyalar güzeli soğanlı bitkiler parkına gelene dek.

Efendim tek kelime ile harika bir yer. Hasan Sabbahın sahte cennetinin bir fazlası olamaz, surların dibinde sonsuzluğa uzanırcasına kaplı laleler, ortada küçük bir lak. Biz gençken yoktu böyle yerler biz götüremedik sevgililerimizi böyle yerlere,belki de en güzeli bile lalelerin arasında sönük kalırdı.Kimbilir...

Yedikule Zindanları

Sabah 9 'da başlayan tur son hedefine de ulaşmıştı. Eminönü ‘nden sadece yürüyerek yapılan adeta sonsuzmuşçasına süren bir geziydi bu. Günlerden beri arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetlerde asla yetişemezsin denilen zindanlara varmıştık. Daha kolay yollar varken tren raylarının içerielerine girmiş ,çıkmaz sokaklardan kös kös dönmüş ama vazgeçmemiştik.

Zindanlara giriş adam başı 5 YTL. Eskiden bakımsız ve otlarla kaplı bu yer şimdi zıptıkçı takımının konser verebilmesi için asfaltla kaplanmış.

Zindanlar için şöyle genel bir bilgi vereyim. İlk yapıldığında altın kapı adlı büyük kapısından imparator bütün azametiye mağrur bir şekilde zaferlerinden dönerek şehre buradan giriş yaparmış. O zamanlar dört adet burcu olan bir kaleymiş . Zamanla buradaki kuleler çeşitli rehinelerin yada suçluların kaldığı, işkenceye tabi tutulduğu yahut öldürüldüğü binalar olarak görev almış tarihte. Hatta tam emin olamamakla beraber Selçuklu prenslerinden biri de burada bir müddet esir tutulmuş.

Girişin hemen solundaki kule kan kuyusuna ev sahipliği yapmakta. Zeminde yaklaşık 1,5 m.çapında bir kuyu var, günümüzde ağzı kapatılmış. Eskiden öldürülen suçlular yada mahkumların cesedi bu kuyuya atılırmış. Kuyunun alttan denizle bağlantısı varmış ve dalgalar cesetleri alır götürümüş. Kulelere girince yabancılık çekmeyeceksiniz çünkü Cüneyt Arkın ‘ın pek çok filmi burada çekilmiş.

Osmanlı ise hemen fethin akabinde üç kule daha eklemiş ve yapının günümüze gelen adına vesile olmuş. Zindanlar hakkında bilgi veren kaynaklar altın kapıdan gelen sağlı sollu güllelerle çevrelenmiş yolunda fatih zamanından kaldığını söylemekteler.Bir dönem hazine-i hümayun olarak kullanılan yapı hazin öykülere de ev sahipliği yapmış.Örneğin Genç Osmanın spekülasyonlarla dolu ölümüde burada gerçekleşmiş.

Kulelerin her birisi ayrı işkence yapılarını andırmakta. Gerçi biz kulelerin ikisine kapalı olmaları birine de vaktin kalmaması nedeniyle çıkamadık.Zaten kulelere çıkışta macera dolu.Pek çok yerde aydınlatma cihazları çalışmamakta bizde yanımıza fener vb almadığımız için cep tlf si ve fotoğraf makinası flaşları ile yolumuzu bulduk.

Özellikle bizi şaşırtan nokta filmlerde çok genişmiş gibi görünen merdivenlerin çok dar ve oldukça hasarlı olmasıydı.Türk sineması bazı kesimler beğenmese de bir dönemler yapabileceğinin en iyisini çok büyük fedakarlıklarla yapmış.Benim sakınarak ağır ağır indiğim merdivenlerden elinde kılıç dövüşe dövüşe geri geri inmek zor iş.

Kalenin avlusunda eskiden mescit ve fırın gibi binaların bulunduğunu işaret eden kalıntılar var. Zaten kaynaklar yaklaşık 60 kişilik bir askeri birliğin kaleyi koruduğunu belirtiyor.

Altın kapının civarında ise çeşitli derecedeki mahkumların kaldığı yada askerlerin yattığı bölmelere de çıktık. Yine güvenlik sebebiyle bazı yerlere giremedik. İlginç olan şu ki binanın içinde duvara yaslanmış olandan tutun yerde kırık yatan mezar taşlarına dek çeşitli nesneler var ama hiç bir yerde şu şudur diye bir açıklama yok. Sadece girişte o harika resmi çektiğim pano var.

Buradaki koridorlar huzursuz edici. Sanki her an birisi çıkacakmış hissine kapılıyor insan.

Akşam güneş ışıklarını kaçırırken çıkmaya karar verdik. Aslına bakılırsa kapanma vakti geldiği için görevliler bize seslendiler yoksa zamanı çoktan unutmuş olan muhteşem altılı gerçekten turu dolayısıyla hayallerimizi gerçekleştirmenin mutluluğu ile iyice dağıtmıştık.

Son söz...

İstanbul harika bir şehir. Pragta öyle. Ama İstanbul ile Pragı kıyaslayıp evet Prag diyen kişilerin bu tura katılmamış olduğunu anlayacaksınız. Ever biz sadece bir kısmını gezdik şehrin ve bunu yaparkende atladığımız yerlerin haddi hesabı yok farkettiğiniz gibi. Sultanahmet camiine girmedik,Topkapıya sokulmadık, Gülhaneye alınmadık. Ama gördüklerimiz hayal gücümüzün kat be kat ötesindeydi ve her türlü yorgunluk buna değerdi.

Bunca güzellikler daha ne kadar ayakta duracak acaba yada bizde kalacak. Bizanstan kalanlar şayet yıkılmazlarsa bir müddet daha dayanacaklar görünen o. Aya Sofya patrikhaneye mi yoksa katolik kilisesine mi verilecek? Surların ne kadarını daha yol yapmak için yıkacağız? Restorasyon çalışmaları bitince Bukaleon ne olacak? Hepsi muamma ama tahminlerim pek olumlu değil ne yazıkki...

En son söz...

Bu gezi notlarını okuyan bir grup zevat beni ve ekibimi Bizans yada Yunan hayranı gibi nitelendirebilir. Hayır beni tanıyanların da bildiği gibi bu grupta ne ben nede tek bir kişi dahi Yunanlıdan,Yunanlının yaptığından hoşlanmaz. Fakat bilinmesi gereken gerçeklerin başında tarih kitaplarındaki bilgi ve ibarelerin artık düzeltilmesi gerektiğidir. Bizans büyük bir medeniyettir ve onu yıkabildiğimiz için dünya bizlere korku ve nefretle karışık bir saygı göstermektedir. Tarih kitaplarında bir çıban başı gibi duran köhne Bizans son bir darbe ile tarih kitaplarındaki yerini almıştır derken eğer elimizde dönemin en yüksek teknolojisiyle üretilen toplar olmasa idi yada Fatih İstanbulu alamasaydı kaç yüzyıl beklerdik onu hesaba katıyor mu acaba.

Çok büyük bir medeniyeti daha büyük bir medeniyet olduğumuz için alt ettik. Buradan çıkarılabilecek o kadar ders var ki...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder