28 Mayıs 2010 Cuma

istanbul gezileri - etap 5

Bayezıd-laleli

Bayezıddan başlayan turun hedefi Sultanahmet meydanından başlayarak önce Laleli üzerinden Fatih ‘e ulaşmaktı. Bitiş noktası Edirnekapı olacaktı.

Her zamanki gibi Eminönü içerisini gezmeye cesaret edemeyerek hızla Yeşildirek üzerinden Cağaloğlu ‘na çıkmaya başladık. Karaköyde yaşadığımız hezimetten sonra Eminönünün sokaklarına apayrı bir güne ayırmak oldu.

Yeşildirek yolunda pek çok art neuveau tarzında bina var. Ama onlar apayrı bir günün konusu. Canımızı sıkan ise İstanbul Lisesi ‘ne çıkan düzlükte yolun solunda ne olduğunu bilemediğimiz eski bir külliyeye sokulmamamız, bize gösterilen inanılmaz tepki oldu. Dış Türklerle bağlantıları sağlayan bir yere biz Türk çocuklarının yetki verilmiş bir kazma tarafından sokulmaması gerçekten garibimize gitti, onurumuza dokundu.

Standartımıza uyarak İstanbul Lisesini , İran konsolosluğunu anlatmayacağım. Caddeye çıkan yol üzerinde Cağaloğlu Lisesinin duvarlarının İstanbulun en eski surları olan Bizas surları olduğu söylenmekte. Sanırım bu duvarlar okulun içinde olmalı. Tamda karşısında bir iki harika bina mevcut. Budapeştede olsa devlet alır, bir düzene koyar ve halka açardı. Halbuki bizde halı satılan bir dükkan burası.

Caddeye çıktık. Yol eğer sola giderseniz Sultanahmet Meydanında sağa saparsanız Beyazıd ‘a götürüyor sizi. Ama cadde ta Bizans döneminden beri varolan Messe yolu. Osmanlı dönemindeki adıyla da Divanyolu. Cadde Milyon taşından Yedikuledeki altın kapıya kadar uzanmakta. Messe yedi telli lirin ortasındaki tel anlamına gelmekte. Bizans zamanında cadde sağlı sollu revaklarla süslü iken Latin istilasında Vandallarca yıkılmış. Cadde güzergahı boyunca azıcık yol bir forum ilkesiyle sürer.

Caddeye çıktığınızı varsayarak tarife başlayalım. Sağda tam köşede Sultan Mahmut türbesi ve haziresinin olduğu Türk Ocağı mevcut.

İlkin hazire için konuşmak lazım. Özellikle 1880 lerden sonra Osmanlı siyaset ve sosyal yaşamını etkileyen kişilerin genelde lahit tarzı mezarları burada. Hatta Osmanlı hanedanın bazı üyeleri de burada yatmakta. Lahitlerde naaşlar mevcut mu, burası bu amaçla mı kuruldu yoksa müzemsi bir yapıda her biri ayrı bir anıt olan bu mezarlar sergilenmek mi istendi bilemiyorum. Ama Ethem Eldem gibi mezar taşlarını okuyabilmeyi isterdim. Ne yazıkki eski dile, Osmanlıcaya ilgi oldukça az. Uğurun Osmanlıca kurslarını açtırmak için nasıl bir uğraş verip sükut-u hayale uğradığını hatırladım. Bu alanda Sultan Mahmut ‘un türbesine giderken sağda bizim için çok önemli bir isim olan Ziya Gökalp ‘inde lahit mezarı bizi karşılıyor. Ama işin ilginç yanı Şeyh Bedrettin ‘inde mezarı burada. Sereste idam edilen Şeyh Bedrettin ‘in kemikleri 1924 yılında mübadele ile yurda getirilmiş. Şeyh Bedrettinin kendisini idam ettiren sultanların torunları ve akrabalarıyla aynı mekanda yatması da İstanbul ‘un ilginçliklerinden olsa gerek.

Türbe iki üç odacıktan oluşmakta.Ana giriş kapısının olduğu oda da ilk Türk müzesi olan Aya İrini ve içerisindeki eserlerin fotoğrafları mevcut. Zaten tahmin edebileceğiniz gibi ilk Türk müzesini kuran zatta hazirede harika bir lahtin içinde yatmakta. (İsim vermiyorum araştırıp bulun) Hemen soldaki odada padişah eşlerine ait sandukalar var. Ama dümdüz gittiğinizde önünüze çıkan odada 2.Mahmut, Abdülmecit ve kiminin kızıl sultanı kiminin büyük hanı Abdülhamit ‘in sandukaları var. Kimse bize bir şey demedi ama sanırım altta bir mezar odası olmalı. Osmanlı geleneklerinde türbelerin altında bir mezar odası olur, sanduka sadece görünüştedir. (Tıpkı anıtkabirde de olduğu gibi)

Binanın incelemesine gelince, beyaz mermerden harika bir kubbeye sahip .Devasa bir kubbe odayı kapatmakta. İşin daha da güzel olan tarafı kubbenin inanılmaz güzellikteki işlemeleri. Viyanada hayran kaldığım kubbelerden bile daha güzel olması bir Türk olarak bana gurur verdi. 1838 yılında yapılmış bu türbe için bir anekdot ise yeniçerilerin ortadan kaldırılması ve Bektaşi dergahlarının kapatılması emrini veren 2.Mahmut ‘un mezarına Bektaşilerin tükürdüğü şeklinde.

Hazirenin diğer kapısından çıkınca yolun karşısında sağ çaprazda Köprülü kütüphanesi mevcut. Eski bir Bizans yapısını andıran bir bina burası. Köprülü mehmed paşa tarafından 1661 senesinde yaptırılmıştır. külliyesi; cami, medrese, türbe, çeşme, kitaplık, han ve dükkanlardan meydana gelmiş olup geniş bir yer kaplamaktadır. Minaresi yoktur. Kütüphanesi meşhurdur. İstanbul'da kütüphane olarak tasarlanan ilk yapıdır. Köprülü ailesi tarafından bağışlanan koleksiyonlarla zenginleşen kütüphanede bugün Türkçe, farsça ve arapça dillerinde çok sayıda değerli basma ve yazma eserler ile suyolları haritaları bulunmaktadır.

Yolun ilk sağından girerseniz vezir han ‘ın etrafını dolaşma imkanınız oluyor. Bu tarihi yapı neredeyse 400 yıllık. Ama ne yazıkki modern esnaf tarafından fazla hoyrat kullanmakta. Hep karşımız çıkan zihniyet olan tamirata sıcak bakmayan ama tadilata oluk oluk para akıtan anlayış buradada yakamıza yapıştı. Elbette esnaflar kadar anıtlar kuruluda kanımızca suçlu.

Vezirhanı ‘nın köşesinde fetih şehitlerinden birinin yatmakta olduğunu yazan bir levha var. Bakındık ama göremedik.

Çemberlitaş aslında eski Roma forumlarının birinin bulunduğu Forum Constantinus ’tur. Merkezde bulunan anıt aslında Afyondan Romaya Apollo tapınağına götürülmüş, İstanbul başkent yapılınca İstanbula getirilmiş üzerinde kabartmalar bulunan porfir, mermer halkaların üst üste yerleştirildiği bir yapıttı. Heykelin İstanbula nakli kah deniz kah kara yolu ile yaklaşık üç yıl sürmüştür. İlk yapıldığında imparatorların heykelleri anıtın tepesinde yer alır ve her hükümdar değişikliğinde de heykeller değişirdi. (İşin ilginci Constantinus ‘un heykelinde paganist imgeler bulunmasıydı) Günün birinde imparator heykellerinden biri düştü ve yerine yerleştirilmedi. Yıllar sonra imparator Manuel sütunu onarttı ve tepesine altın bir haç koydurttu. Osmanlı devrinde haç indirildi, Hocapaşa yangınında yanarak karardı. Bundan dolayı yanıksütun olarakt a belirir. 18.yy da ise güvenlik önlemi olarak demir çemberler ile sarıldı. Günümüzde ise restorasyonda. Ben çocuktum o zamanda restorasyondaydı.

Elbette bazı hikayeleri var ki bunları Murat Bardakçıda desteklemekte. Rivayet şu ki hz.isa ‘nın çarmıhının parçaları Constantinus ‘un annesince şehre getirilir.Bunlar için sütunun altında bir bölme yaptırılır ve burada saklanır. Gayrimüslimlerin geçerken gizlice haç çıkardığı da söylenmektedir. Kimine göre gizli bir oda kimine göre bir şapel olduğu söylenen bu bölümde nuhun gemisini yaparken kullandığı balta,aziz lukasın bilmem bişileri, çarmıhtaki çiviler hatta kutsal kasede burada saklı.

Caddenin sağında şehrin yedi tepesinden biri olan Çemberlitaşta Atik Ali Camii ve Nuru Osmaniye Camileri var. Nuruosmaniye bence mükemmel bir yapı. Namaz vakti olduğu için içinde gezme ve fotoğraf çekme fırsatımız olmadı. Ama içi oldukça şaşaalı. Çok beğendiğim için oldukça araştırdım.

Sultan 1. Mahmud ’un cami, imaret, medrese, kütüphane, türbe, sebil, çeşmeyi çepeçevre dolaşan dükkanlardan oluşan külliyesi ocak 1749 – aralık 1755 tarihleri arasında inşa edilmiştir. 1. Mahmud’un 1754 yılında ölümünden sonra cami sadrazam Mehmed Said Paşa’nın çabalarıyla tamamlanmıştır. Camide namaz mekanının ana strüktürü tek kubbe ile örtülü klasik dörtgen baldakendir. Dikdörtgen yerine bir elips havası veren poligonal avlu, cami tasarlanırken barok modellerden esinlenildiğini göstermektedir.

Cami planında Nur-u osmaniye’yi diğer camilerden ayıran özelliklerden biri mihrap çıkıntısının poligonal biçimidir. Osmanlı camilerinde yapı içinde genellikle poligonal olan mihraplar, dışarıdan dikdörtgen bir niş içine yerleştirilirler. Mimar Sinan ’dan bu yana mihrapları çıkıntılı çok yapı olmakla birlikte dışarıdan poligonal büyük cami mihrabı ilk kez burada yapılmıştır.


Caminin plan özelliklerinden biri olan bir uzun rampa ile hünkarın dairesine ve mahalline çıkılması, Yeni cami ve Sultanahmed cami örneklerinin devamıdır. Avlu tasarımında normal bir son cemaat mahalline poligonal bir revak eklenerek, Osmanlı mimarisinde başka bir eşi olmayan bir yan açık mekan elde edilmiştir. Caminin iç bezemesinde yazılar önemli bir yer tutar. Caminin içinde en alt sıra pencereleri üzerindeki oval madalyonlar o çağın ünlü hattatlarının yazıları ile süslüdür. Nur-u osmaniye cami dış mimarisinin geometrisinde Edirnekapı ’daki Mihrimah Sultan Cami’ nin orta kubbeli mekanın dış tasarımının, çok değişik bir biçim vizyonu ile yineler. Bütün yapıya egemen olan kubbeli, kare, baldaken, etrafındaki kubbeler arasında büyük bir plastik etki ile yükselir. Eğrisel kemerlerin “s” ve “c” gibi dönemin karakteristik eğrileri ile bitirilmesi ve bütün bunları çevreleyen barok profiller ve taş bezemeler, her öğenin sıkça yinelenmesi ile elde edilen barok özellikler külliyeyi dünya mimarisinde eşi olmayan kendine özgü bir barok yapıt haline getirir.

İstanbul’da minarelere kurşun yerine taş külah koymanın da Nur-u osmaniye ile başladığını kabul edebiliriz. Batı’da küresel yapıları sonlandıran bezemesel taş öğelerin bir değişik örneği Nur-u osmaniye cami minarelerine gelmiştir.

Caminin güneyinde doğuda medrese, batıda imaret yan yana inşa edilmişlerdir. Medrese klasik bir planla, bir revaklı orta avlu çevresinde toplanan odalardan oluşan bir yapıdır. Nur-u osmaniye külliyesi’nin özgün bezemesel ayrıntıları dışında, bu medreseye karakter kazandıran özellik revağın klasik medreselerin aksine, çok yüksek ve dar açıklıklardan oluşan, alışılmamış oranlarıdır. İmaretin planı asimetriktir. Küçük avlunun ilginç bir planı vardır. Asimetrik giriş hacmi, biri büyük diğeri küçük bir kemerle avludan ayrılmaktadır. Avlunun bir duvarı, doğrudan medreseye bitişik ve sağırdır. Girişin karşısına gelen duvarın orta kısmı geri çekilerek üç kenarlı bir poligon parçası haline getirilmiş ve yan kenarlarda mutfağa ve medreseye geçit veren hacme kapılar açılmıştır. Güneye büyük mutfak ve ilginç bacaları batıya çift kemerlerle pekiştirilmiş beşik tonoz örtülü uzun aşhane yerleştirilmiştir. Avlunun giriş tarafında bir küçük kapıdan yapının bodrumuna inilmekte, diğer yanında ise aşhaneden önce küçük bir servis odası bulunmaktadır. Bugün imaretten medreseye bir kemerle geçilmektedir. Fakat özgün tasarımda, bunların birleşik olup olmadıklarını belirleyecek bir araştırma yapılmamıştır. Nur-u osmaniye külliyesi’nin kent içindeki görsel etkisi içinde bu imaretin bacalarının özel bir yeri vardır. Bu bacalar, Sinan ’ın Topkapı Sarayı mutfaklarında sergilediği anıtsal ve barok etkiyi, kendi ölçülerinde, bu çevrede gerçekleştirmektedir.

Günümüzde medrese ve imaret yatılı kur’an kursu olarak kullanılmaktadır. Bütün medreseler gibi bu yapı da, revakları camekanlarla kapatıldığı için özgün etkisini yitirmiştir. Plan açısından kubbe örtülü kare ve önünde üç kemerli bir revak olan klasik şemalı bu türbe karenin köşelerine yerleştirilen ağır dairesel ayaklar ve bunların saçak kotu üzerinde yükselen silindirik kulecikleri, kubbe kasnağının eğik planda oluşunu ve köşelerinde plastrlarla barok bir etki kazanmıştır. türbenin dış mimarisinde kubbe kaidesinde dolaşan büyük barok korniş ve kornişi çatı üzerinde yükselen kemer karakteristik geç dönem italyan baroğu motifleridir. 1i. Mahmud için yapılmış, fakat inşaat bitmeden öldüğü için tahta çıkan kardeşi 3. Osman camiye kendi adını verdiği gibi, kardeşini de babası 2. Mustafa gibi Valide Turhan Sultan türbesi ’ne gömdürmüştür. Fakat kendisinden sonra tahta geçen 3. Mustafa da, 3. Osman ’ı bu boş türbeye gömdürmemiş, buraya 3. Osman ’ın annesi Şehsuvar Valide Sultan gömülmüştür.

Nur-u osmaniye kütüphanesi Türkiye’de barok tasarımının en özgün örneği olduğu kadar en güzel kütüphane tasarımı da sayılabilir. Büyük anıtsal cami geleneğinin tipolojik ve litürjik baskısından kurtulamayan mimar burada çok daha serbest davranabilmiştir. Kütüphane iki bölümden oluşmaktadır: Ortası dört serbest sütunun taşıdığı bir kubbe ile örtülü ve uzunluğuna gelişmiş çok kenarlı poligonal bir hacim içinde, duvarların hareketini izleyen zarif revaklarla bir çevre koridoru oluşturulmuştur. Kubbe iki yanda düz dilimli yarım kubblerle desteklenmiştir. Revaklar aynalı tonozlarla örtülüdür. İçeride ve dışarıda duvarların ve pencerelerin gerçekten barok yapı görmüş bir mimarın yapabileceği çeşitli yön değiştiren plastrlarla vurgulanan tasarımı, sütun başlıkları ve kemerlerin özgün biçimleri Nur-u osmaniye kütüphanesi ’ni en önemli barok örneklerden biri haline getirmektedir. Bu esas kütüphane hacmini, herhalde hafız-ı kütüb için düşünülmüş uzun bir poligonal oda eklenmiştir. Kütüphanenin yükseltildiği platformun altında bir kısmi bodrum vardır. Bütün bu karmaşık plan düzeni ve kütüphaneye dış avludan çıkan merdivenlerin kütüphaneye girdiği köşeler çok yetenekli bir tasarım ustasına işaret etmektedir.

Sebil kalisk bir plan düzeni içinde, olağanüstü zengin eğrisel kornişli profilleri, kartuşlarının üç boyutlu tasarımı, sütun başlıklarındaki politleri üzerinde deniz tarağı motifleriyle adeta iki katlı bir başlık yaratılması, saçağı ve eğrisel öğelerden oluşan bir tür natüralist arabesk desen demir şebekeleriyle barok zevkin, külliyenin diğer yapılarında da görüldüğü gibi, Türkiye ’de eriştiği en plastik gösterilerden biridir. Çeşme de kısmen tahrip olmakla birlikte çifte gömme sütunları ile açık bir batılı barok tasarım sergiler. Cami aynasının ortasındaki çok büyük kartuş, italyan baroğundaki uygulamaları anımsatır. Bu çeşme ve sebil, plastik öğeleri ve kabartma teknikleri ile Türkiye ’de yetişmiş bir sanatçının elinden çıkmış olmaları kolay kabul edilemeyecek yabancı etkiler göstermektedirler. Bunlarda kullanılan barok ve rokoko kökenli motifler İstanbul’da 1730’lu yıllardan bu yana kullanılmakla birlikte, bundan önce böyle bir plastisiteye ulaşıp ulaşmadıkları gibi, bundan sonra da daha çok rokoko nitelikli bir zevk ile daha hareketli, fakat daha az plastik bir görüntü ile karşımıza çıkacaklardır. Nur-u osmaniye külliyesi, Mahmud Paşa külliyesi’nin güneyinde ve ona çok yakın bir suni teras üzerine yerleşmiştir. Bu terasın alt yapısı oldukça derin bir temel sistemine oturur. Terasın altında, avlunun üç tarafına arazinin kuzeydoğuya doğru olan eğimine uyarak değişki boyutlarda çok sayıda dükkan yerleştirilmiştir. bunlardan güneybatıda kapalıçarşı tarafında onların önünde aşağıya doğru giderek yükselen bir revak dizisi vardır. Yüksekliğin olanak verdiği yerlerde dükkanlar üzerine hücreler yapılmıştır. Kuzeybatı cephesi ile, kuzeydoğu cephesinin bir bölümü de iki katlıdır. Hünkar mahfiline çıkan rampanın yol tarafında da yüksek dükkanlar yapılmıştır. Aynı şekilde medresenin yol tarafında dükkan sıraları vardır. Nur-u osmaniye vaziyet planının ilginç özelliklerinden biri dış avlunun güneyinde, camiyi arkadaki hanlardan ayıran iki kat yüksekliğindeki sağır ve yüksek duvardır. Bu mekan sınırlarıyla özgürce oynamaktan hoşlanan barok tasarımın Türkiye ’deki en erken örneklerinden biridir. İstanbul camileri içinde Nur-u osmaniye külliyesi kendi içindeki konumundan kaynaklanan özel bir yeri vardır. Kapalıçarşı ile en önemli ulaşım akslarından biri olan Cağaloğlu caddesi arasındaki ulaşım caminin avlusundan geçer. Bu, cami avlusundaki etkinlikleri çeşitlendirir. M. Cezzar, 1750 yangınından sonra Kapalıçarşı ’da zarar gören bütün dükkanların bu işe tahsis edilen bir mimar eliyle 1. Mahmud tarafından kargir olarak yaptırıldığını yazar.

26 metrelik devasa bir kubbesi vardır. Yapımında demir kullanılan ilk büyük cami olduğu gibi inşa faaliyeti ve süreci üzerine birinci elden bilgi sahibi olabildiğimiz ilk osmanlı camii. Simeon kalfa tarafından yazıldığı tahmin olunan "tarih-i cami-i şerif-i nur-u osmani"dir bu küçük kitabın adı.

Atik Ali ise aslında küçük bir cami. Ama özelliği, İstanbul içerisinde fetih dönemine ait günümüze kalan son büyük cami olması. Bilindiği gibi bir şehir alındığında katedrali yıkılıp yerine bir ulucami yapılır. Fatih şehri aldıktan sonra Aya sofya ‘yı yıkmadı fakat apostolik kilise olan Havariyun ‘u yıkarak Fatih camiini yaptı. Ama Fatih camii 18.yüzyılda depremde yıkılınca eski yapısı hesaba katılmaksızın yeniden inşa edildi. Diğer camilerse Ayasofyayla yarışan Ayasofya varyasyonları olarak inşa edildi. Konudan sapmayalım. AtikAli Paşa 2.Bayezıd ‘ın sadrazamlarındandır, camii 1497 senesinde yaptırılmıştır. Külliyesi; cami, medrese, sıbyan mektebi, imaret, türbe, çeşme ve elçihandan meydana gelmektedir. Elçi hanı ve imaret yıkılmış medresesi ilk yapıldığı şeklini kaybetmiştir.

Şöyle tarif edelim, ortada kubbeli büyük bir mekan, yanlarda ikişer kubbe ile örtülü bölümler yer almaktadır. Böylece enine gelişim gösteren bir dikdörtgen oluşturulmuştur. Kubbeyi dört desteğin taşıması ve mihrap önündeki yarım kubbe ile örtülü bölüm, yapının üç şerefeli cami ’den ayrılan yanlarıdır. Eski Fatih Camii 'nin küçültülmüşü derler...

Kapalıçarşı tek başına en az bir gün olduğu için tura dahil etmedik. Bayezıd meydanına çıkan yolda solda en son Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ‘nın külliyesi var. Bu ismi 2.Viyana kuşatmasından hatırlıyoruz. İcraatlerini Tanrıya ve tarihin yargısına bırakıyoruz. 1681 senesinde inşaası başlatılmış 1690 senesinde oğlu Damat Ali Paşa tarafından tamamlanmıştır. Külliye; cami, medrese, sıbyan mektebi, sebil ve türbeden meydana gelmiştir. Taş işçiliği, oymacılık ve dökümcülük sanatı olarak bir örnektir. Külliye 1960 senesinde tadilat görmüştür.

Yolun üzerinde çeşitli yapılar mevcut. Çorlulu Ali Paşa medresesi günümüzde nargile keyfi yaşamak isteyen yerli, yabancı kalabalıkları ağırlamakta. Sabah 11-12 gibi saatlerde oldukça sakin olan bu mekanın gecenin aynı saatlerinde nasıl insan kaynadığını gören gözler için ne büyük bir tezat oluşmakta. (Daha sonraki araştırmalarımda Çorlulu ‘nun idam edildikten sonra kesik kafasının medresede günümüzde bilinmeyen bir yere gömüldüğünü öğrendim.)

Bir rivayet daha türedi. Gerçekliği oldukça şüpheli bir Sunay Akın lakırdısı daha. Meşhurdur Sunay Bey Japonların Pearl Harbourda amerikan hastane gemisini bilinçli şekilde batırmadıklarından bahseder ve saldırıdan kurtulan tek geminin o olduğunu iddaa eder. Üstünkörü bir araştırma dahi buna alt etmeğe yetmekte. Neyse, geminin savaş sonunda Türkiyeye yolcu gemisi olarak satıldığı, burada da jilet edilecekken röntgen cihazı içindeki kurşunlar ile şadırvanın kubbesinin kaplandığı anlatılmakta. Tanrım sabır ihsan eyle,akıl da…

Bayezıd-Laleli

Messe üzerinde Forum Teodossiustasınız artık. Roma döneminde büyük bir saray, bir bazilika, devasa bir havuz (bu havuzda müren balıklarının beslendiği ve esir çocukların mürenlere atıldığı söylenmekte) ve pek çok kilisenin olduğu belirtilmekte.

Osmanlı tarihinde de önemli bir yeri var. Önemli olayların, hareketlerin, idamların yaşandığı meydan burası. Bunca idam içinde beni en çok yaralayan Boğazlıyan kaymakamının Avrupalıları memnun etmek için bir hiç uğruna idam edilmesi elbette .Yine de meydana dönelim, günümüzde seyyar satıcılarca işgal edilmiş meydanda her türlü legal yada illegal yayına ulaşabilir, her nevi cd ’ye sahip olabilirsiniz. Meydandan kapalıçarşıya giden aralıkta çınar ağaçlarının altında sahaflar ve eski para satıcıları, tam arkada ise bakırcılar bulunur.

Cuma namazı çıkışları yada üniversitelerle ilgili gün dönümlerinde robocoplar ve karşı taraf genelde savaşlarını da burada yapar.

Meydana adını veren Bayezıd camii ve külliyesi oldukça büyük bir alana sahip. Yine namaz vakti olduğu için içine giremedik. Yıllar öncesinden aklımda kalan dev mum oldu. Yaklaşık bir ton olan mum 500 yıl önce neredeyse 1250 kilogram kadarmış.

Caminin karşısında kütüphane, yanında Patrona Halil Hamamı yolda ise Teodossius ‘un zafer takının kalıntıları mevcut. Orjinali devasa boyutlarda olan zafer takı yeniden yapılsa şehrin silüeti üzerinde epey bir etkisi olacaktır. Tak ayrıca idamlık suçlular içinde önemli bir ayraç görevi görürmüş. İdamlık bir suçlu Hipodrom ‘a doğru ilerlerken bu tak ‘ın altından geçene dek affedilme ihtimaline sahipmiş. Hatta Anna Komnena ‘nın Anemas kardeşler idama giderken burada ağladığı ve bir kaç adım kala babasını ikna edip idamdan vazgeçirdiği rivayet edilir.

Hamamda restore edilmekte. Yakından bakılırsa cadde üzerinde pek çok yapıda gerek saraydan gerekse zafer takından parçaların kullanılmış olduğu görülebilir.

Yol üzerinde ilerlediğinizde Laleli semtine varıyorsunuz. Şehrin eski semtlerinden biri burası. Günümüzde sabahları öğrenciler, akşamları bavul ticareti yada fuhuş yapan Romen veya Ruslar ve bunların pezevenkleri ve müşterilerinin cirit attığı bir semt. Hatta ara sokaklarında Türkçe bilmeyen kişilerin sayısıda artmakta.

Lalelinin ara sokaklarına girdiğinizde Bizans döneminden kalan Bodrum camii de denilen Mesih Paşa Camiine ulaşabilirsiniz. (Biz ulaşamadık) Bunun yerine ermeni patrikhanesi, ermeni okulu, ermeni Protestan kilisesi (Amerikalılarca yapılıp Ermenilere hibe edilmiş) ve fetih döneminden kalma bir iki cami görebilirsiniz. Ama dediğim gibi her an bir köşeden canavar gibi bir rus hatunun çıkıp tur planlarınızı altüst etmesi de muktedirdir. J

Tekrar caddeye dönelim. Biliyorsunuz İstanbul roma baz alınarak kuruldu. Soracaksınız romada capitollium var istanbulun kapitolü neresi diye. Kapitol Laleli. Günümüzde Laleli camii ve külliyesinin olduğu yerde dev bir tapınak olduğu biliniyor. Zaten cami de bu kalıntılar üzerine kurulmuş.

Üçüncü mustafa tarafından 1759-1763 yılları arasında Mimar Tahir Ağa ‘ya yaptırılmıştır. Barok usulde yapılmış olan külliye; cami, sebil, türbe, mumhane, sipahiler hanı,çarşı ve muvakkıthaneden meydana gelmiştir. Medresesi günümüze ulaşmamıştır. Eskiden altında çarşısı varken güvenlik sebebiyle zamanla doldurulmuştur. Külliyenin ana yapisi olan cami, ayak ve tonozlarla zeminden yükseltilmiş bir teras-avlunun içinde yer alır. İçleri dükkan olarak düşünülmüş tonozlar bugün de bu amaçla kullanılmaktadır. Teras-avluya köşelerindeki merdiven ve rampalarla ulaşılır.

Caminin tek kubbesinin oturduğu sekiz ayaktan altısı beden duvarlarına bitişiktir. Kuzey yönündeki iki ayak ise açıktadır ve iç mekan bunların arkasında giriş cephesine doğru genişletilmiştir. Bu iki katlı bölümün üst katında doğuda hünkar, batıda müezzin mahfilleri yer alır. Kubbe dört köşede dört trompla desteklenmiştir. Kıble yonundeki disa tasan mihrap nişi ile kuzeydeki mahfillerin orta bölümü de birer yariım kubbeyle örtülüdür. Bu yarım kubbeler trompların hizasına getirildiğinden yapı önden ve arkadan yarım kubbelerle sarılmış muntazam bir kompozisyon gösterir. Kubbe pencerelerle delinmiş yüksekçe ve hafifçe dışbükey bir kasnağa oturur. Renkli mermerlerle yapılmış minber ve mihrap barok öğelerle bezelidir.

Türbe ve sebil avlunun güneybatı köşesindeki kapının hemen yanında, Ordu caddesi üzerindedir. Türbenin önuünde mermer sütunlara oturan barok öğelerle bezenmiş bir sahanlık vardır.

Küçük bir revaklı avlu çevresinde düzenlenmiş imaret teras-avlunun kuzeyinde, mumhane ise caminin doğu kapısının karşısındadır. Kuzeydeki iki katlı han sipahiler hanı diye bilinir. Biri büyük ikisi küçük olmak üzere revaklı üç avlusu vardır.

1765’ teki depremde cami çok zarar görmüştür. Sağlamlaştırmak icin teras-avluyu taşıyan dolayısı ile caminin temelini oluşturan tonozların içi toprakla doldurulmuştur. Burası 1956-57 yıllarında boşaltılıp onarılarak yeniden çarşı haline getirilmiş ve ordu caddesi boyunca uzanan tonozlu dükkanlar da bu onarım esnasında eklenmiştir.

Geriye doğru gider üniversitenin yanından geçmek üzere sola giderseniz Şehzadebaşı camii ‘ne ulaşırsınız. Başka bir gezinin notlarında detaylıca anlatacağım camiinin pek çok fotosunu koydum. Mimar Sinan bu camiyi yaptığında Kanuni bunun kendisi için olmasını ister ama mimarbaşı daha iyisini yapabileceğini söylediği için bundan vazgeçer. Aydınlık huzurlu bir camidir. Şadırvanlı bir avlusu vardır. Kapısının işlemeleri çok güzel ve zariftir. Fakat camiinin vurucu noktası minarelerindeki işlemelerdir. Mutlaka görülmesi gereken zarif bir çift sütundur bunlar.

Daha da ötede kız öğrenci yurdunun yanında yada su kemerinin dibinde karşınıza minareli bir Bizans kilisesi çıkar. Harika bir rengi vardır .Özellikle gün batımına doğru çok tatlı bir kayısı rengi üzerini kaplar. Günümüzde Kalenderhane camii adıyla ibadete açık yapının 12.yy da kilise olarak açıldığı fakat öncesinde bir roma tapınağı, hamam ve hastanesi olduğu söylenmektedir. Latin işgali sırasında burasıda yağmalanmış, kullanımı İtalyan Katoliklerine verilmiştir. Onlarda dinsiz saydıkları Ortodoks freskolarını kazımış sonra kendilerininkilerini işlemiştir. Assisli Fransis ‘in en eski freskosunun burada olduğu söylenirse de girişteki tonozun üzerinde yarım yamalak duran birkaç iz dışında içeride bir şey kalmamıştır. Altında sarnıç olduğunu tahmin etmekteyim. Girişte ayakkabılarımı düşürdüğümde gelen sesten böyle bir kanıya vardım.

Çok yüksek bir kubbesi var. Bana ayasofyadan sonra en yüksek bu dedirttiyse de gül camiinin daha yüksek ve geniş olduğu yazmakta.Tonozlar klasik Bizans stili. İçineyken ses daha bir volümlü çıkmakta. Hayranlık uyandıran bir yer. Dışarıda girişe göre sağda ve solda geçmişten kalan harabeler var. Sol tarafta su kemerine bitişik hünkar mahfili gibi bir eklenti var ama tırmanmaya cesaret edemediğimizden öğrenemedik. Sağ tarafta ise alt kısımda kilitli bir bölme daha var .Buranın fotoğrafını çektiğimizde içeride daha belirgin freskolar olduğunu gördük. Sanırım burayı açtırmak için imam ile görüşmemiz gerekecek. Camii her zaman açık değil. Şansa namaz vakti geldik ama cemaatte yoktu.

Buradan sonra vaktiniz kalırsa hedefiniz Valens kemeri olmalı. Belgrad ormanı ve civarındaki su kaynaklarından İstanbul içine suyun getirilmesi için yapılan su kanallarının bir bölümü Fatih 'ten unkapanı 'na giderken altından geçtiğiniz kemerin yapımına 368 yılında valens döneminde başlanmıştır. Çeşitli kaynaklar 366 'daki Prokopios isyanının ardından Kadıköy surlarındaki kesme taşların kemerin yapımında kullanıldığı söylemektedir. İstanbul 'un üçüncü ve dördüncü tepeleri arasındaki vadiden geçen kemer, kaba kesme taşlardan ve harçla örme tekniğiyle inşa edilmiştir.

İstanbul 'un fethinden sonra eski saray ve Topkapı sarayı 'na su taşımak için kullanılan kemer, 1509 depreminde büyük zarar görmüş, saraçhane tarafındaki kısmın sadece üst bölümü, sonraki kısmının ise tamamı yıkılmıştır. dönemin haritalarında kemere "bozulgan kemer" denmesi de büyük ihtimalle bu hasardan ileri geliyor. Daha sonra bu isim bozdoğan haline gelmiş

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder