28 Mayıs 2010 Cuma

Karaköy-galata-pera

Kimi rotalar başlangıçta kolay olarak görülmektedir. Ama İstanbul gibi tüm yapıların, eserlerin literatürize edilmediği yerlerde bu mümkün değil. Girdiğiniz her bir sokak yeni bir yapı ile sizi karşılarken es geçtiğiniz bir sokak, bir aralık çok büyük kayba da neden olabilmektedir. Karaköy –Galata yada tünel çevresi de bu örneğin en yoğun yaşandığı yerleşimlerden birisidir.

İstanbul içerisinde tur düzenleyen firmalar tünel ve çevresi şeklinde organizasyonlar düzenlemektedirler. Biz Karaköy iskelesinden başlayarak, tophane, Kabataş; oradan Taksim, İstiklal caddesi üzerinden Beyoğlu’na varmayı ;bu noktadan sonra kuledibinden bankalar caddesi ve galata şeklinde bir tur tasarlamıştık. Aslında Bu civar için yapılması mümkün turlar;

*Karaköy ve Galata çevresi gezildikten sonra Kabataştan Beşiktaşa,

*Taksim başlangıçlı olarak İstiklal Caddesi üzerinden Beyoğlu ve Galata,

*Üstteki iki turun bir arada olan versiyonu

*Ceneviz İstanbulu: Ceneviz surları ve içerisinde kalan alan.

Karaköy turuna üç kişi olarak başladık.

Karaköy eski bir Ceneviz kolonisi,öncesi ise Bizans kolonisi. İstanbul kuşatmasıyla beraber bazı imtiyazlar karşılığında Osmanlılara teslim edilmiş. Cenevizliler ile Venedikliler kavgalı olmasa yada Cenevizliler anlaşarak teslim olmasa ve Osmanlıyla savaşsa tarih ne gibi değişikliklere gebe kalırdı bunların hepsi uzun tartışmaların zemini olacak konular. 1204 yılında Venediklilerin öncülüğünde Haçlı istilasına uğrayan Bizanslılar 8.Mihail Paleologos döneminde tekrar şehri geri aldıklarında Venedik-Ceneviz anlaşmazlığından faydalanarak kendini güvende tutmak istiyordu. Bu nedenle Galata yöresini bir koloni kurabilmeleri için Cenevizlilere verdi. Tek şart, koloninin etrafına sur ve hendek gibi savunma yapılarının inşa edilmemesiydi. Buna karşın Cenevizliler ilkin birbirine yakın kuleler inşa ettiler (Galata kulesi gibi), buna karşı yükselen itirazlara ise kendi ülkelerindeki savunma sistemlerinin bu şekilde olduğu şeklinde cevap verdiler. (Gerçektende Floransa yakınlarındaki San Lorenzo kenti bu şekilde pek çok kuleye sahiptir.) Üç tanede hendek kazdılar. (Günümüzde büyük hendek, küçük hendek gibi yerler buradan gelmektedir) Bizansın bu cevaba vereceği cevap gücüyle doğru orantılı oldu. Birşey yapamadılar. Buna karşın Cenevizliler ilk fırsatta kuleler arasına duvarlar örmeye koyuldular. Galata yada Pera surları adıyla anılan bu duvarlar Fatih zamanında şehrin genişletilmesi için yıkıldı ve günümüze Galata kulesi yakınlarındaki harabeler kaldı. Galata kulesinden baktığınızda iki üç burç hala görülebilmektedir. Rivayete göre tıpkı Viyanadaki Ring nasıl şehir surlarının yıkılmasıyla oluşmuşsa Tarlabaşı Caddesi de Galata surlarının yıkılmasıyla oluşmuştur.

Galata , Osmanlı zamanında Karay Türklerinin yerleştirildiği bir bölge olarak bilinmekte. Musevi Türkler zamanla bu yöreden ayrıldıktan sonra Karayköy olarak anılan yörede Karaköy olarak anılmış durumda. Günümüze Karay kültürüne ait bir yapı ulaşabilmiş değil. (Bir havra ve mezarlığın varlığından bahsedilmekte ama bulabilmiş değiliz). Bunda ortalama Müslüman Türk halkının tepkisinden çok, Yahudi musevizminin talmud konusunda Karay Musevizmi ile fikir ayrılığı olması gösterilebilir.

Karaköy iskelesini başlangıç noktası olarak belirlediğinizde, sahilin solunda Ziraat Bankasının binasını görebilirsiniz. Bina masonik imgeler ile kaplı adeta. Zaten bankanın kurucularını biraz eşelediğinizde örgütle bağlantılarına ulaşabiliyorsunuz

Sağ tarafa doğru gittiğinizde ise hemen kuytuda Yeraltı Camii ile karşılaşırsınız. Yeraltı camii aslında yukarıda andığımız Galata surlarındaki kulelerin en uzunuydu. Ama işin ilginci günümüzde ibadete açık olan kısım bir Bizans yapısı olan kastelion kalesinin bodrumuydu. Osmanlı zamanında kurşunlu mahzen olarak anılmaktaydı burası. Gemilerin haliç 'e girmesini önlemek için, bizans döneminde galata 'dan sirkeci ‘ye uzatılan zincirin bir ucunun bağlandığı kuledir. Eski kaynaklarda galata hisari (kastellion de galateu) olarak da gecer.

Bir kale ya da hisar konumunda olan kule, yaygın olan kanıya göre, haliç 'e giriş çıkışları kontrol etmek üzere imparator 2. Tiberius tarafından yaptırılmıştır. Çevresine koruyucu bir de duvar çekilmiştir. 1420 'li yıllardan kopyalarak günümüze ulaşan İstanbul 'u gösteren eski bir planda, burası silahhane anlamına gelen
dorsena olarak belirtilmistir.

İstanbul 'un alınışından sonra da silah ya da cephane deposu olarak kullanılmıştır. Kayıtlarda padişah malı anlamına gelen mahzen-i sultan olarak geçer.

Günümüzdeki Galata kulesinden de yüksek olan yapı Osmanlı döneminde bakımsızlıktan dökülmeye, çevre için tehlike uyandırmaya başlayınca yıktırılmış yerine cami inşa edilmiştir. Caminin içi oldukça basıktır. Çok sayıda ,oldukça kalın tonoz zamanında oldukça yüksek bir ağırlığı omuzladıklarını kanıtlarlar. Basıklık kasvetli bir hava katmaktadır. Cami içerisinde bir-iki tane sehabe mezarı var. Bunlar Arap kuşatması sırasında şehit düşen askerlere (kanımca subay yada soylu olmalılar, koskoca Bizans sadece iki-üç Arap öldürebilmiş olamaz) aitlerdir. Bir halk söylencesine göre, İstanbul 'un emevi kumandanı Mesleme bin Abdülmelik döneminde, araplarca kuşatılması sırasında ölen Vahab bin Hüseyin ile Sufyan bin Ubayna buraya gömülmüştür. 672-677 yılları arasında kuşatma kaldırılıp ordular geri dönerken ölüler, gizli bir türbeye gömülerek kapılarının kilitleri eritilmiş kurşunla kapatılmıştır. Buna dayanarak Evliya Çelebi 'nin hisarın araplarca yapıldığı konusunda verdiği bilgiler yanıltıcı olmaktadır. Yakınlarında Kabe ‘nin güzel birde maketi mevcuttur. Ama bu mezarlarında şehirdeki diğer sehabe mezarları gibi 2. Mahmut zamanında keşfedilmiş olması insanın aklında soru işaretleri oluşturmakta. Bilindiği gibi batılı anlamda yenilikler peşinde koşan sultan, kendisine karşı yükselen tepki dalgasını bu şekilde törpülemeye çalışmış, ulemadan alamadığı icazeti halktan almayı denemiştir.

Cami mekanı, kare kesitli 54 paye ile bölünmüştür. Bunların üstlerini çapraz tonozlar örter. Yer altı camii, İstanbul 'un cami mimarisi bakımından çok değişik ve alışılmadık bir örneğini olusturur. Arap şehitlerine ait olduklarına inanılan mezarlar caminin icinde yer almaktadır. J gonwald , galata konusunda yazdığı bir incelemesinde, yüzyılın başlarında, yeraltı camii 'nin yanında büyük tonozların bulunduğunu söyleyerek yanıbaşındaki Kemankeş Camii 'nin altında da çok kalın, içinde sütun gövdeleriyle daha başka mimari kalıntılarının kullanıldığı bir duvarla karşılaştığını belirtir.

http://www.yeralticami.com diye bir adresleri mevcut.

Buradan çıkınca bir cami ile daha karşılaşırsınız.Bu camininde hemen giriş kapısının üzerinde yer alan Davut yıldızı dışında herhangi bir ekstra özelliği söz konusu değildir. Bu camii Kemankeş Kara Mustafa Paşa camiidir. Tahminen 1766 yılında ilk yapıldığında her halde bambaşka bir görünümü olmalıydı.

Karaköy sokaklarında çok sayıda art neuveue tarzı yapı var. Gerek sokakların darlığı gerekse bu tip yapıların olabileceğini ummamanız nedeniyle şimdiye kadar farkına varmamışsınızdır. İyi bir fotoğraf alabilmek için konkav mercekli objektiflere ihtiyacınız olacaktır.

Bu binalarda pek çok ilginçliği saklamakta. Hatta bu binaların bazılarında çeşitli milletlerin kiliseleri dahi mevcut. Örneğin bu harika binalardan birinin en üst katında bir Rus kilisesi yer almakta. Ama bu bina gibi pek çoğuna girmeye çalıştığınızda bazı orman kibarlarıyla tanışma şerefine nail olabiliyorsunuz. Bu adamlarla tartışmaya, konuyu uzatmaya gerek yok. Kısacık bir süre içinde çok sayıda yandaş toplayabilecek kadarda popülerler.

Karaköy ‘ün barındırdığı ilginç mekanlardan biriside Türk Ortodoks Patrikhanesi ve ona bağlı kiliseler. Patrikhanenin hikayesi oldukça bilindik olduğundan bu konuya değinmeyeceğim. Şu an fazla bir cemaati yok, Murat Belgeye bakarsanız cemaat bile diyemeyeceğiniz bir kitle. Aslına bakarsanız cemaat nüfusunun azlığı nedeniyle Fener Patrikhanesinin İsviçreye taşınması söz konusuyken Karaköy Patrikhanesinin yaşamasına anlam vermek güç.

Patrikhanenin dış avlusunun duvarlarında Karaman ve civarından getirildiği söylenen taş kitabeler sıralı. Fakat bildiğim kıt Yunancaya rağmen Karamanlıca bir şeye rastlayamadım. Üstünkörü bir gözlemle yazıların daha çok slav tarzı el yazısını andırdığını belirtebilirim.

Patrikhane görevlileri oldukça güleryüzlü ve yardımsever. Diğer kiliselerde yaşadığımız terslikler ve tavırlarla karşılaşmamak bizi oldukça mutlu etti. Aksine güleryüzlü,samimi konuşma ve bilgilendirici bir sohbet ile karşılandık.

Ayin yapılan kısım kapalı olduğundan içeri girebilme imkanımız olmadı. Görevlilerin samimi tavırlarını suistimal etmemek içinde ısrarcı olmadık. Bununla beraber kilisenin camlarından içerisinin resimlerini alabildik. Tüm Ortodoks kiliseleri gibi oldukça karanlık ve kasvetli bir hava var.

Kilisenin narteksinde tavalı asılı duran,bakırdan yapılmış olduğunu sandığım bir gemi maketi mevcut. Geminin sohbetimiz esnasında Santa Klaus ‘un gemisi olduğunu öğrendik. Aziz Nikola, çocukların, gemicilerin ve tacirlerin koruyucusu olarak anılmakta. Görevli, her kilisede bu gemiden olduğunu söylediyse de geçmiş tecrübelerimiz esnasında böyle bir şeyle karşılaşmadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Koridorun dibinde, her iki duvarında dibinde birer tabut durmakta. Tabutların Rus Ortodoks kilisesinin hediyeleri olduğunu sonraki araştırmalarımızda öğrendik. Görevli dostumuz,tabutların önemli kişilerin olduğunu söylediyse de kimlere ait olduğunu bilememekte. Burasıda tıpkı bu tabutların Rus kilisesinde ne aradığı,neden hediye edildiği gibi bir muamma.

Patrikhanenin kapısının solundaki amblem ve Türk Ortodoks Episkoposluğu yazısı Atatürk ‘ün büyüklüğünün ve uzak görüşlülüğünün bir kanıtı olarak bizi selamlamakta adeta. Gagavuz ırkdaşlarımız mutlaka Patrikhaneye bağlanmalı. (Türk Patrikhanesine karşı çıkanlar, Sırp Patrikhanesini Sokullu Mehmet Paşa ‘nın kurduğunu biliyorlar mı?)

Patrikhanenin aynı sokak üzerinde kapalı duran iki kilisesi daha var. Birisinde bir aile kalmakta ama giriş için izin vermemekte, diğerinde ise kimse yok.

Öte yandan yola Karaköy meydanını baz alarak başlarsanız, etrafınızdaki binalara bir müddet dikkatlice bakmalısınız. Özellikle Halk Bankasına ait binanın oldukça güzel işlemeleri söz konusu. Yolu takip ettiğinizde St.Benoit Lisesi ve içerisindeki Bizans kubbeli yapı dikkat çekmekte. Lisenin bitişiğinde kilise olması muhtemel bir yapı daha var ama girişini bulamadık. Lisenin tam karşısında, duvarları kararmış bir Ermeni kilisesi durmakta. Dışarıdan her ne kadar bakımsız görünse de büyük bir tezat oluşturacak bir iç yapısı söz konusu. İçerisinde çok yüksek ama işlemesiz bir kubbe ve Anadolunun çeşitli yörelerinden toplandığına inandığım dini objeler bulunmakta. Özellikle altar kısmının sağında ve solunda Ermenice yazılmış büyük kitaplar mevcut. Kilisenin içerinde düz giderseniz kilisenin vakfiyesi olduğunu sandığım bir okul yada işyeri var. Sanmamın nedeni Ermenice harflerden bir şey anlamamamın yanı sıra kilise görevlilerinin olumsuz tavırları nedeniyle bilgi toplayamamam. Öyleki içeriye fotoğraf çekmeme şartı ile binbir güçlükle girebilmemize rağmen görevli her adımımızda bizi bir ruh gibi hiçte dostane olmayan bakışlarla takip etti ve hiçbir sorumuza da yanıt vermedi. Bu tavırlardan oldukça rahatsız olduk ama üstelemedik. Genelde bu tip kiliselerde Hakkari taraflarından Keldani ailelerin görevli olarak yerleştirildiğini bildiğimizden üstelemiyoruz. Çünkü biz gezmek, kültürel birikimimize katkıda bulunmak amacıyla sokaklara düşmekteyiz. Ama kavga etmek en son tercihimizde olsa seyyahlığımızı aratmayacağını da söylemeliyim.

Karaköy kısmı karmaşık ve sürprizlere açık sokakları ile oldukça zaman harcamanıza sebep olmakta. O nedenle ya çok zaman ayırmalı yada çok iyi organize olmanız gerekmekte.

Galata isminin kökeni için pek çok rivayet söz konusu. Mesela Bizans zamanında burada mandıraların olduğu için Yunanca süt anlamına gelen galaktozdan türediği en ağır basanı. Türkiyedeki şuursuz tarih üstadlarının her zaman sarıldığı galatlardan da geldiği söylenmekte. Yeni bir varyasyonda İtalyanca denize inen yol anlamında olduğu. Galata ve çevresinden bahsetmek gerekirse, bu yöreyi de ikiye ayırarak anlatmak daha iyi olacak kanaatindeyim. İlk kısım bir zamanlar Avrupanın ve dolayısıyla dünyanın finans merkezlerinden biri olmuş Pera ‘ya yakın bölgeleri. Ne yazık ki Türk ülkesinde finans ve iktisadın ecnebilerin kontrolünde olması çok acı sonuçları doğurmuş. Haliç ‘e paralel uzanan ikinci cadde olan bankalar caddesini çevreleyen yapılar, bir bankerin (dönemin en zengin insanı) sadece kendi evine daha rahat gidebilmek için yaptırdığı ve kendi adıyla anılan asimetrik görünümlü merdivenler (komodo merdivenleri), sahilden Peraya işadamlarının yorulmadan ulaşabilmeleri için yaptırılan tünel sizlere dönen paranın miktarı ve gücü hakkında fikir verebilecektir.

--cadde ile Beyoğlu arasında kalan yöre hakkındaki araştırmalarımız daha önceden yazılmıştır---

Galatada tıpkı Karaköy gibi sokaklarında sizlere pek çok sürprizi saklar. Halen pek çoğunda Cenevizli armaları asılı duran 700-800 yıllık binalar günümüzde çeşitli hanlar yada atelye vasıflarıyla ayaktadır.B unların arasında belkide İstanbulun ilk camisi olan Arap Camii, şu an içerisinde pek çok dükkanın barındığı Ceneviz Sarayı sayılabilir.

Arap Cami ‘inin kökeni , 8.yüzyılda kenti kuşatan arap ordusunun buraya kadar gelmiş olması ile ilgili olabilir. Fakat yapıya arap cami denmesi ile ilgili daha gerçeğe yakın bir açıklama ise 16. yüzyılda İspanya 'dan gelen yahudi topluluğunda yer alan arap kökenli kişilerin bu bölgeye yerleştirilmiş olması ile ilgili olması daha kuvvetli bir ihtimaldir.

Arap cami, Fatih Sultan Mehmet zamanında buradaki Dominikenler 'e başka bir yer verilerek cami olarak kullanılmaya başlanmıştır. Girişinde yapım yılını 717 olarak belirten bir levha bulunmaktadır Mesleme bin Abdülmelik tarafından yapıldığı yazan , arapların şehri kuşatması sırasında ordunun ibadet ihtiyacını gidermek için yapıldığı söylenir. Emevi ordusu Şam 'a dönünce Dominiken rahipleri burasını kilise haline getirmiştir. Daha sonraları 4. Murad zamanında tekrar camiye döndürülmüştür. 1. Mahmud ‘un annesi Saliha Sultan bu camiye şadırvan yaptırtmıştır. Önceki kiliselerin isimlerinin sırasıyla Aya İrini ve Paolo ve olduğu tahmin ediliyor. Daha sonra 14.yy başında bölgeye yerleşen dominikenler ismini şaşırtıcı bir biçimde domenico yapmışlardır. Ahşap işçiliği ile ünlü olan caminin içinde kullanılan ahşap, güve yemesine karşı mukavim olan özel bir ahşaptır. Uzun yıllar boyu dayanmıştır. Dar uzun bir yapıda ve klasik cami üslubunda olmadığı için kiliseden bozma olduğu yönünde teoriler mevcuttur. Doğruluğu tartışılır. Kare bir kule şeklinde ilginç bir minaresi bulunan cami, farklı mimarisiyle dikkat çeker.

Kuledibi doğrultusunda Beyoğlu ‘na çıkarken arada küçük bazı kiliselere de rast gelebilirsiniz. Bunlardan birinin dış kapısını açık bulunca içeri daldık ve avlusunda gezindik. Kripta şeklinde bazı mezartaşları mevcut. Bunların hepsi bir döneme ışık tutabilecek objeler.

Neve Şalom sinagoguna girmediysekte yüksek kaldırımda bir başka sinagoga dek geldik. Vakit darlığı nedeniyle buna da girmedik. Ama gerek yol üzerinde gerekse ara sokaklarda genelde 1880 li yıllara ait (ve hala kullanılmakta olan) çok sayıda apartmana rastladık. Bu yapılar oldukça hoş detayları bünyelerinde barındırıyorlar ama mutlaka ve mutlaka elden geçirilmeleri, revizyona tabi tutulmaları şart. Arada yine ne olduğu belirsiz bir kalıntı bulduysakta her zamanki gibi en ufak bir açıklama ile karşılaşmadık

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder