28 Mayıs 2010 Cuma

Büyük Karadeniz Turu

Tura Cuma gecesi başladık. Artık tur seçenekleri içerisinde sabah kalkışlı turlarda söz konusu. Ama biz standartlara uyduk ve gece yarısı yola koyulduk.

Tur otobüsünün neredeyse yarısı boştu. Yolculuk boyunca aracın ortalarında bir yerde yer aldık ve tüm bu zaman zarfında diğerlerinden ayrı bir havada gezimizi sürdürdük. Genelde aileler yada orta yaş üstü grupların yer aldığı tur için iyi geçtiğini söyleyebilirim. Bununla beraber gezilecek mesafenin uzunluğu (yaklaşık 4600 km) ,gezilecek yerlerin sayısının fazlalığı bazı yerlerin pas geçilmesine yada şöyle bir geçilmesine neden oldu.

Gelelim tekrar turumuza. Gece boyu sarsıntısız,rahatsız bir yolculuk yaparak seyahat ettik. Yine uyuyamadım. Gece yolculukları ne yazık ki beni dayak yemişten beter etmekte.

Geçen Safranbolu turundan farklı bir rota ile öncelikle Amasraya uğradık. Sabahın körü denilebilecek bir saatte kuş kayası yol anıtının yanına çıktık.

Her tur rehberinin kendine göre bir üslubu, bilgi birikimi var. Bu kez oğlumla beraber anıtın yanına dek çıkabildik. Oğlumun 3,5 yaşında olmasına rağmen hevesli olması çok hoşuma gitti. Anıtın yanında ince , bir metre genişliğinde bir yol uzanmakta. Vakit darlığı nedeniyle yolun nereden başlayıp nereye gittiğini tespit edemedik.Ama aslında tarihi Amasra yolu işte bu daracık yol.

Fettan kadın Amastris ‘in memleketine saat 6 gibi vardık. Kumsal bomboş, sokaklarda in cin top oynamakta. Standart olarak Amasra içinde sahilden başlayıp çarşı içerisinde yapılan geziyi bizde yaptık. İtiraf etmeli ki gündoğumunda özellikle sahil kısmında çok tatlı bir sarı tonu ağırlığını hissettirmekte. Bu da olabildikçe güzel fotoğraflar alınabilmesine olanak vermekte.

Bu kez Atatürkün yüzünün betimlendiği panonun olduğu yerden şehre baktık. Buradan da güzel bir görüntü alınabilmekte. Gün doğumunda tahminen gün batımında da fotoğraf çekimi yada manzaranın izlenmesi için mutlaka olunması gereken yerlerden biri. (Amasra ile ilgili çok kaliteli web siteleri var ,onların çoğunda gözlem noktaları harita üzerinde gösterilmiş durumda) . Panonun altında kalenin zindanları yer almakta. Karanlık, içleri ayak bileğine kadar su içerisinde, küf kokan bu odacığın içlerine girip ilerlemeye pek cesaret edemedim.

Şehrin surları da restorasyon görmüş. Ama İstanbuldakiler gibi sırıtmıyor. Dış surların etrafında ince bir gezi yolu mevcut. Türlü buluntu spoyler olarak kullanılmıştır.

Gezinin ardından tekne turuna katılmak yerine açık bulduğumuz tek kahvenin içine girip simit yedik. Yöresel simit ince ve susamları da pek pişkin değil.

Sabah Karadeniz tahmin ettiğim gibi hırçın ve dalgalı değildi. Denizin tüm sakinliğine karşın denizden görülecek alanın darlığı tekne yolculuğu için keşke bile dedirtmedi.

Kasabanın pazarı dediğim gibi oldukça sakin bu saatlerde. Ama yine de tezgahlar dükkanların önünde ve sadece üzerileri naylonla örtülü. Buradan kasabanın güvenli ve hırsızlığın olmadığı kanısına varıyorum.

Saatin erkenliği nedeniye küçük harika “Amasra Müzesini” gezemedik. Şehrin doğusuna uzanan yolu takip ederek Safranbolu ‘ya doğru yola koyulduk. Bu noktadan kasabanın görünümü Bakacak noktasına nazaran kat be kat daha güzel. Ama kasabanın çılgınca yapılaşma fırtınasına tutulduğu görülmekte.

Dönelim Safranbolu ‘ya yönelen dolambaçlı yollara. Bir müddet yolculuktan sonra Safranbolu ‘ya ulaştık. Tur grubumuzdan ayrılarak öncelikle İncesu Sukemeri ‘ne gitmeye çalıştık. Kazdağlı camii ‘nin önündeki meydanda yer alan taksiler 20 YTL’ye su kemerine, 30 YTL’ye mağaralara götürmekte. (Ücrete bekleyiş ve geri döndürmede dahil ) İndirim için ısrar etmedim. Belki 3-5 indirim kopartırdım ama sağlık olsun. Ücret başlangıçta bana fazla görünsede yola çıkınca parayı helal ettim. Gidiş dönüş, uzun, bozuk bir yolda seyahat ediliyor su kemerlerine ulaşmak için. Şoförler sizi bekliyorlar, bu bekleyişler mağaralarda iki-üç saate değin çıkabiliyormuş.

Su kemerleri, kasabaya Mehmet İzzet Paşa ‘nın hediyesi. 30-40 yıl öncesine dek kasabaya su, bu kemerler vasıtasıyla getirilmekteymiş. Kemerler, altından zayıfça bir suyun akmakta olduğu, oldukça derin bir vadinin üzerine inşa edilmiş. Kemer oldukça yüksek ve dar. Ama doğrusunu söylemek gerekirse restorasyon oldukça iyi yapılmış.

Kemerin üzerindeki dar yolun üzerinden yürüyerek karşıya geçebiliyorsunuz. Bu dar yolun üzerinden aşağıya bakmak heyecan verici ama annesinin elinden tutup sarkarak aşağıya bakan küçücük çocuğunuzu görmek daha beter bir heyecan, kaygı hatta korku kaynağı.

Bundan 20-30 yıl öncesine dek çayların daha bir gür aktığı dönemlerde, yöredeki su değirmenlerinde halkın buğdaylarını öğüttüğünü anlattı ihtiyar taksi şoförümüz. Oysa günümüz teknolojisi ile el ele tutuşan kuraklığın etkisiyle bu su değirmenleri teker teker kapanarak devre dışı kalmış.

Kasaba merkezine döndüğümüzde ilkin baba-oğul Mehmet İzzet Paşa Camii ‘ne, ardından içinde tamirat işleri yapılan Köprülü Camii ‘ne gidip fotoğraf çektik. Çok aşırı bir sıcaklık olduğu için kale ve saat kulesine gitmekten vazgeçip çarşı içerisinde bir şeyler atıştırdık.

Bir sonraki hedef Kastamonu. Fakat bu yolculuk sırasında öğle yemeğinin alınması için bir yere gittik. Zayıfça akan bir dere (belki de zamanında bir çay) yanında yemekler alındı. Biz nispeten tok olduğumuz için pek bir şey yemedik ama oldukça yoğun ve lezzetli ayrandan bardak bardak içtim.

Kastamonu yolunda bir iki ilginç şey var. Biri yolun solunda yer alan tümülüs benzeri tümsek. Diğeri ise Araç ilçesinde yer alan kale. Yanından çok hızlı geçtiğimiz için pek inceleyemesemde oldukça sağlam bir yapıya benzediğini söyleyebilirim.

Yolculuk sonunda saat 16 gibi Kastamonu şehrine vardık. Söylemeliyim ki Kastamonu tahminlerimin ötesinde, büyüleyici bir şehir.

Şehri ortasından yaran, günümüzde kontrol altına alınmış ve kuraklık nedeniyle neredeyse kurumuş bir nehrin üzerinden kısa köprüleri aşarak bir yakadan diğerine geçebiliyorsunuz. Şehir meydanında Şerife Bacı ‘nın başrolünde, Kurtuluş Savaşında lojistik destek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan kahraman Türk kadınının betimlendiği bir heykel var. İnebolu üzerinden gelen cephaneyi cepheye taşırken ayazda mühimmatın zarar görmemesi için bebeğinin üzerindeki örtüyü alıp cephanenin üzerini örtmüş. Hikayenin sonu bu noktadan sonra çeşitleniyor. Rivayetlerin kimisi annesiyle bebeğinin sabaha karşı donmuş olduklarını, kimisi ise annenin ölüp bebeğin donmak üzereyken bulunduğu şeklinde. Ama tek ortak yön cephanenin kurtarıldığı. Ve gerçekten şu an unutulup giden kayıpların haddi hesabı yok.

Kastamonu Türklerin eline geçtikten sonra asla başka bir güç tarafından işgal edilememiş. Bununla beraber Kastamonu fiilen işgal edilmediyse de Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarında çok fazla kayıp vermiş. Yetişkin erkek nüfusunun %60’ına yakını kaybeden şehrin özellikle Araç ilçesinde bu oran %90’a ulaşmış. Bunun sonucunda şehir kendi dinamiklerini kaybetmiş. Öyle ki Mustafa Kemal “Bana her ilden bir yiğit getirin Kastamonudan tuttuğunuzu getirin” diye bir söz sarfetmiş. Günümüzde bazı soysuzlar bu lafı da yozlaştırmış. Ama gerçek araştırıldı mı bulunabiliyor hala…

Meydanın sonunda 19.yy tarzı hükümet konağı, onun da ardında saat kulesi var. Koca şehir için topu topu kırk dakika süre verildi. Hiç bir şey yapmaya yetmeyecek bu süre içerisinde ırmak boyunu takip ederek güneye doğru ilerleyerek yolculuk sırasında dikkatimi çeken kimi yerlere yetişmeye çalıştım.

Yolun solunda tahta minareli eski bir cami var. Eski bir görünümü olan caminin adı İsfendiyaroğlu Camii. Müzeden emekli yaşlı bir amcanın dediğine göre restorasyon sonucu kalan tek orjinalliğin ahşap minarenin külahının ucundaki rüzgar gülü imiş. İçeride özgünlük kaybolmuş. İçine girebilme imkanım olmadı. Yöredeki kimi tanınmış camilerin ortak özelliği içerisinde sadece ahşap malzemenin kullanılması. Bunların en meşhuru ise Kasaba Camii. Bağlantıların bile sadece ahşap çiviler ile sağlandığı sekizyüz yıllık camiye gidebilme imkanımda olmadı.

Cami girişinden yolun karşısına baktığımda Kastamonunun meşhur konaklarından bazılarınıda görebildim. Şehrin cumhuriyet döneminde göç verip küçük kalması nedeniyle modern mimari denilen uçubelik şehre fazla nüfuz edememiş, dolayısıyla konaklarda yaşayabilmiş. Çok sayıda konak var. Ama fırsat bulupta gezemediğimiz için Safranbolu yada Cumalıkızıktaki benzerleri ile kıyaslama imkanımız olmadı.

Şehrin bence en büyük zenginliklerinin başında müzesi gelmekte. Yine 19.yy tarzı ama kapı girişindeki sütun başlıkları daha önce hiç görmediğim bir özgünlükteki yapının içine giremediğim için içerideki eserleri göremedim. Ama iyi yürekli ve hoş sohbet müze görevlisinin izni sırasında bahçeyi rahatlıkla gezebilme fırsatı buldum. Onca eser içerisinden özellikle dikkatimi çekenlerin başında hemen kapının girişinde yer alan aslan heykeli ve girişe göre sağdaki çimenlikle duran ve belli bir açıdan bakıldığında bir kadın ve erkeğin yan yana görüldüğü kaya kabartması gelmekte.

Kastamonu meşrutiyet ile beraber şahlanmış bir şehir. 1900 ‘lere değin İstanbulun Anadolu yakasınında aralarında bulunduğu çok geniş bir alan üzerindeki pek çok yerleşim biriminin merkezi olan şehrin üniversite binasının kitabesi de müze bahçesinde bir duvara yaslanmış bir şekilde dururken görebiliyorsunuz.

Görevli, gururla Kastamonunun geçmiş, zengin tarihinden bahsetti. Savaşlardaki kayıplar nedeniyle şehrin gelişmesinin sekteye uğramasının süreç içerisinde dış göçlerinde temelini oluşturduğunu, bu nedenle de şehrin çok gelişemediği konusunda sohbetimiz esnasında hem fikir kaldık. Ayrıca Küre dağlarındaki bakır madenlerinde Osmanlı ordusunun toplarının döküldüğünü ve cürufların hala orada olduğundan bahsetti. Bu topların İstanbulun kuşatması için döküldüğünü söylediysede bildiğim kadarıyla İstanbulun fethinde kullanılan toplar Kırklarelinde döküldü.

Müzeden şehri tanıtan bir kitapçık ve harita temin edip Ilgaz dağlarındaki otele gitmek için otobüse yetiştim.

Otel, Ilgaz doğal parkının kayak pistlerinin hemen bitiminde yer almakta. Ama yol boyunca özellikle yükseklik arttıkça ormanlık alan yoğunlaşmakta ve yeşilin çeşitli tonları sizi sarmalamakta.

Dağda iki pist var. Ama pistler kısa ama dik değil. Buda amatör ve gırgırına kayanlar için ideal bir yer olduğunu gösteriyor. Türkiyedeki en kaliteli karın Ilgazda olduğu söyleniyor. Yaz mevsiminde ise kampçılık ve yürüyüş için önerilen yerlerden.

Ankara Üniversitesinin oteli olduğunu sandığım mekanda fena değil. Oldukça kısa olan pistlerin bitiminde üç-dört otel var. Piste en yakın otel ya kapalı ya da tadilattaydı. Mevsim itibariyle kayak alanı oldukça ıssızdı. Belki çimlendirilerek yazın ve baharda çim kayağı da yapılabilir. Ama kesif ağaçların arasından sızan ayışığının şavkı, kışın burada oluşan görüntüler için fikir vermekte. Kışın mutlaka gelinmesi gereken bir yer.

Yorgunluk ve sessiz ortamın verdiği huzur nedeniyle kütük gibi uyumuşum.

Gün 2

Otelin bulunduğu Ilgaz dağlarından akşamki rotanın tersi istikamette yol alarak Kastamonu merkeze ulaştık. Merkezde Candaroğulları dönemine ait ilginç minareli bir cami var. Zaten şehirde çok sayıda cami ve türbe var. Hatta çok sayıda farklı kişiden şehirde birde seyyid türbesi olduğunu işittim. Ülkenin en çok kahverengi levhalı şehirlerinden biri olan bu yerle ilgili son bir anekdot daha ileteceğim. Kastamonunun tarihi ve isim kökenleri için bulabildiklerimi özetleyeyim.

Kastamonunun tarihi, Hitit imparatorluğu ile başlamakta. Hititlerden sonra Frigya ve Lidya krallıklarının egemen olduğu bu topraklar MÖ.4.yy'da perslerin eline geçer. MÖ.4,yy'da Büyük İskender anadolu ile birlikte Kastamonu topraklarını da Makedonya'ya katmıştır. İskender'den sonra yöreyi ele geçiren Pontus krallığı MÖ.1,yy'da Romalılar tarafından ortadan kaldırılmıştır. Uzun yıllar Roma imparatorluğu sınırları içinde kalan Kastamonu m.s.395 yılında imparatorluğun bölünmesiyle bütün anadolu gibi Bizans imparatorluğuna katılmıştır.

Prehistorik çağlardan sonra havalinin (paflagonya'nın) bilinen sümerlerin en eski bir kolu olan gaslardır. MÖ.2000-1300 yılları arasında hüküm süren gaslar (gaşkalar) devamlı olarak mısırlılar, suriyeliler ve kaldelilerle siyasi, ticari ve kültürel münasebetlerde bulunmuşlar, hititlerle de bazen savaşmış bazen dost olmuşlar. Gaslar sert karakterli, cengaver kişiler olarak bilinmektedir.

Bugün Kastamonu ve çevresindeki illeri de içine alan ve romalılar devrinde adına paflagonya (pophlaginia) denilen gasların kurduğu şehirlerden bir tanesi de "timonion veya tumanna" dır. Bazı yazarlar Kastamonu adının menşei konusunda; bu kelimenin "gas" kelimesi ile "timoni" veya "tumanna" kelimesinin (gas ülkesi anlamında) birleşmesinden meydana geldiği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Fonetik yönden de bugünkü Kastamonu'ya yaklaşmaktadır.

İkinci bir görüşe göre romalılar devrinde Taşköprü'nün eyalet merkezi olduğu zamanlar Kastamonu küçük bir kasaba olup, bizans devrinde ve özellikle kommenler zamanında gelişmeye başlamıştır. Bu dönemde buraya bir kale yapılmış ve kommenlerin kalesi anlamında "kastra kommen" denilmiştir. Bu kelimenin zamanla "Kastamonu" şekline dönüştüğünü ileri sürülmekte

.

Şehrin simgelerinden birisi Kastamonu kalesi.. 112 m yükseklikteki bir tepe üzerinde Komnenoslar zamanında inşa edilmiştir. İç kalenin temelleri Bizans yapısı, üst bölümü Candaroğulları döneminde yapılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tamir görmüş. Kale içinde türbeler, sarnıç, kaya mezarları ve tünel varmış.Hatta tünellerin merkezdeki çarşıya dek uzandığı rivayet edilmekte.

Şehir ülkemiz ormanlarının 1/6 sına sahip.Kastamonuya bir daha uğramak elzem görünüyor.Ama şehir büyük ve gezecek çok yeri var. Başlıları, sit alanı kapsamında olan araç, taşköprü, küre, abana ilçeleri .Ayrıca Taşköprüde zımbıllı tepe (pompeipolis), ineboluda abeş kalesi, geriş tepesi, çatalzeytinde ginolu koyu, cidede gideros koyu arkeolojik sit alanı olarak geçmekte.

Şehirde çekme helva diye anılan bir tatlı var. TRT2 ‘de geçenlerde bir belgeselde yapımı anlatılmaktaydı. Hammadde, dönen bir masanın üzerinden iki kişi tarafından saatlerce içindeki şeker vb kaybolana dek defalarca çekiliyor. Öyleki tel tel olana kadar bu işlem sayısız sefer tekrarlanıyor. Ne yazık ki dayanma süresi azmış. Bu nedenle alamadık.

Bugünün ilk önemli durağı olan Sinopa doğru uzanıyoruz.Haritaya göre Kastamonu sancağının eski merkezi olan Taşköprüye dek yolda bir kale ve kaya mezarları görmemiz gerekmekteydi ama göremedik.Sarımsağı ile meşhur kasabanın simgesi olan taşköprünün otobüsten iki fotosunu çekebildik.

Yol boyunca dikkatimi çeken şöyle bir ilginçlik var.Özellikle Taşköprü yakınlarında yolun solunda bir mezarlık var.Aslında bir diyorum,sizleri yanıltmayayım dört mezarlık görülüyor.Şehir genelinde de eski mezartaşlarının bulunduğu kısımlar güncel mezarlılardan uzakta,bakımsız bir şekilde görülüyor.Ayrıca kimi mezar gruplarının çevreside yaban domuzlarının talanına uğramaması vb nedenlerden dolayı çit,tel gibi yöntemlerle kapatılmış.

Ayancığı geçtikten sonra Sinopa gidiş tam bir işkence.Çok sayıda,keskin virajı,sarp bir yamacı aşarken geçiyorsunuz.Öyle noktalar varki otobüsün camından aşağıya doğru baktığınızda sanki uçaktaymışsınız gibi bir hissiyata kapılıyorsunuz.İnsan kışın,karda birde aydınlatmanın olmadığı bu yolda nasıl ulaşımın yapıldığını merak ediyor.

Sinopta ilk durağımız ,Sinop Havalimanını solumuza alıp Akçakum ve Karakum plajlarını geçerek ulaştığımız Hamsaros Fiyordu.Fiyord genelde İskandinav ülkelerinde görülen,buzul katmanının erimesiyle ortaya çıkmış bir kıyı tipi.Fiyord tipi kıyılarda deniz derin ve kıvrımlı bir şekilde karaya sokulmakta.Halbuki ne bu fiyord kilometrelerce kıyıdan içeri sokulmakta nede buzul erimesiyle oluşmuş.Sadece yukarıdan bakıldığında görülen renk farkı suyun aniden oldukça derinleştiğinin göstergesi.Fiyordun denize bakan kısmı çam ve makilerle kaplı ama kıyıya girdiği yerlerde rengarenk ağaçlar seçilmekte.Hoş bir yer.

Geldiğimiz yolu izleyerek Sinopa döndük.Şehir adını nehir tanrıçası Sinope ‘den almakta. Şehir aslında bir Milet kolonisi. Bununla beraber ismin kökeni için başka rivayetler de mevcut. Şehrin ilk kez hititçe sinova olarak adlandırıldığını öğrendim.MÖ. 200 yıllarında yaşayan skymnos, şiirlerinde sinop adının sinope adlı bir amazon kraliçesinin adından geldiğini dile getirir. Son rivayet ise Farsçadan.Suyun göğsü anlamında farsça (sine-i âb) dan sınap şekline çevrilmiş ve böyle konuşulmuş deniliyor.

Ulaşımı günümüzde bile oldukça zorlu olmasına rağmen zamanında önemli bir şehir olduğunu kalın ve uzun sur duvarları göstermekte.

Şehrin gelmiş geçmiş en ünlü insanı Diyojen.Diyojen bir nevi protonihilist kanımca.Mülkiyete karşı çıkması, komünal bir yaşamı desteklemesi,doğanın insanoğlunun her türlü ihtiyacını karşılayabileceğine dair fikirleri ve inanışları var.Böyle ekzantrik bir insana atfedilen ilginç (ve bence hayali) pek çok hikaye var.

Günün birinde Diojen,köpeği ve elinde her daim yanan feneriyle yürürken karşı taraftan zengin bir adamın geldiğini görür.İki tarafta durur.Zengin adam Diyojene alaycı bir tavırla seslenir

-“Yolunun karşısında sefil,zavallı biri çıksa yol vermem”

Diyojen bunun üzerine kenarı çekilir ve umursamaksızın yanıtlar.

-“Ama ben yol veririm”

Bu büyük düşünürün namını duyan Büyük İskender bile şehre gelmiş.Diyojen gezerken kıyafet,dinlenirken ev olarak kullandığı fıçının içerisinde dinlenirken imparator gelip seslenmiş.

-“Ey büyük düşünür,dile benden ne dilersen”

Beriki bir pervasız adam.Günümüz tabiriyle “cool”.Kendinden bekleneceği şekilde yanıtlamış.

-“Gölge etme başka ihsan istemez”

Şayet Diyojen günümüzde yaşasaydı,tek bir sefer için kullanılan Sinop Havalimanını açan Süleyman Demirele kim bilir ne derdi.Üstelik kendi mitingine giderken bizim kullandığımız yolu kullanmamak için.

Sinop nüfusu,dışarıya verdiği göçler,sanayisinin olmaması ,turizminin gelişmemesinin nedeniyle oldukça düşük.Şahsi kanım insanın emekliliğini geçirebileceği ideal bir yer olduğu şeklinde.Sakin,ufak ama şirin bir şehir.

Şehrin tarihi yapıları genel olarak Bizans ve Selçukluya ait.Bizans surları ve kaleyi yapmış,Selçuklu şehrin içine pek çok cami inşa etmiş,kalenin deniz tarafına bir tersane kurmuş.İzleri zaten üç kemer olarak duvarda görülmekte.

Şehrin en meşhur yapısı Osmanlı döneminde hapishaneye çevrilen kale.Hapishane Osmanlının son günlerinde ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde pek çok ünlüyü misafir etmiş. Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Hüseyin Hilmi, Sabahattin Alinin yattığı cezaevinde mahkumlar denizi görmesin, seslerini duyup da rahatlamasın diye derin çukurlar kazılarak denizin görülmesi engellenmiş denilmekte.


Bunlardan biri olan Sabahattin Ali ,Edip Akbayramın söylediği “Aldırma gönül”adlı meşhur şarkının sözlerini burada yazmış.Şiirde Deniz Gezmişe gönderme yapıldığı sanılan aldırma gönülün dizelerinde mahkumların az ilerisindeki karadeniz sularınına yani gerçek denize duyulan özlemi anlattığı iddaa edilmekte..Benim için hassas yanı ise Kırım hanlarından birinin burada tutuklu kalmış olması.Zaten Osmanlı,Ermeni,Arap,Bulgar ne kadar aşağılık mahlukat varsa korumuş,kollamış;Anadolu köylüsü gibi tatar tayfasına da hoyratça davranıp adeta harcamış.

Neyse konuyu dağıtmadan hapishaneyi tanıtmaya başlayayım.Günümüzde içerisinde basitçe kültürel etkinlikler yapılıyorsa da yetersiz.Aynı yapı Amerikada olsa inanılmaz derecede bakımlı bir otel haline getirilir,birde hayalet hikayesi uydurulup mekanın her zaman gündemde kalmasına imkan veren bir reklam yöntemi oluşturulurdu.Böylece Sinopta ihya olurdu.

Kale duvarları inşa edilirken Bizansta devşirme malzeme kullanmış.Kendinden önceki medeniyetlere ait unsurları harca katmış.Hapishaneyi eski gardiyanlar gezdirmekte.Bunlardan en meşhuru “Pala” olarak anılanı.

Açık bir yoldan avluya ulaşılıyor.Buradan ana binadaki koğuşlara ulaşılıyor.Koğuşlar pek büyük değil,yaklaşık seksen kişi bir koğuşta kalmaktaymış.Tuvaletleri inanılmaz derecede iğrenç görünüyor.Kubur koyu kahverengi.

Erkeklerin koğuşlarının duvarlarında yazılar varsa da kadınların koğuşlarının duvarlarında hemen hemen hiç yazı yok.Bunun nedeni o dönemdeki Türk kadınının okur yazar oranının düşüklüğü olmalı.

Buradan hücrelere geçiliyor. Disiplin odaları doğru dürüst ışık almayan,rutubetli ve soğuk, zindan ise çok daha rutubetli, soğuk ve daha da karanlık koğuşlar. Bu odalarda ve zindanda alaturka tuvalet var ancak lavabo bulunmamakta. Rivayete göre yarısına kadar denizin girdiği aşağı mahzenler ziyaretçilerden gizleniyor, varlığı kabul edilmiyor..İki tip hücre var.Birinde ağır suçlu ve intihar eğilimliler tutuluyormuş.Bunlara kemer,urgan vb verilmemiş.Diğer sınıf nispeten daha aklı başında olanlar.

Buradan çıktıktan sonra bakımsızlıktan dökülen duvarların arasındaki koridorlarda dolanarak hapishanenin çıkışına ulaşılıyor.

Hapishaneden sadece tek bir kişi kaçabilmiş.Oda sonra yakayı elevermiş. Alkadrazdan beter anlayacağınız.

Öğle yemeği almak amacıyla hapishaneden çıkarak sahilde bulunan basit ama şirin bir havaya sahip lokantalardan birine geçtik.Çarpanbalığı diye bir balıkları var.Sanırım iskorpit balığı bu.Biz yemeği kısa tutarak yarım saatlik boş zamanı şehrin içinde değerlendirmeyi düşündük.Diğer grup ise Sinopta meşhur olan ahşap maket (özellikle gemi maketi)yapan atelyelere gitti.Uzun bir süre maketçileri izleme imkanımız olmadığı için kalmamım da bir anlamı olmadığını düşündüm.

Şehrin ortasında,1214 yılında Selçuklu sultanı Alaaddin tarafından yaptırılan ve onun adıyla anılan ulu cami var.İç mekanda bir orjinallik yok yada büyük bir olasılıkla kalmamış.Yapının karakteristik özelliği,beş-altı sıra cemaatin neredeyse altmış metrelik bir safta uzunlamasına namaz kılabilecek olması.Mihrabının işlemeleri meşhur.Mihrabın üzerinde birisi büyük olmak üzere üç kubbe yer almakta.

Yüksek duvarlarla çevrili avlusunda bir şadırvan ve içinde kimin olduğu kesin olarak belirlenemeyen birde türbe bulunmakta.Cami avlusunda kuşlarda unutulmamış.Onlarında su içebilmesi için iki küçük suluk yapılmış.

Avluya giriş üç kapı bulunmakta.Çıkışımızı,giriş yaptığımız kapının karşısından yaptık.Sokağın köşesinde Yeşil Türbe olarak adlandırılan bir türbe daha var.

Buradan yürüdüğünüzde yolunuz sizi meydana ulaştırıyor.Solda adliye binası var.Oldukça zarif bir yapı.

Sağ tarafta ise tahminimce surlardaki bir burca kondurulmuş yada daha doğrusu bu burçtan yapılmış bir saat kulesi var.Ayrıca aradan Sinop baskınında şehit düşen askerlerimizin şehitliği ve onlar için yaptırılan anıt görülmekte. Rusların ansızın düzenlediği baskın sonucunda ikibine yakın donanma askeri şehit düştü. Karadeniz donanmamız bir daha da toparlanamadı.

Şehir içinde Balatlar kilisesi adında 650 li yıllardan kalma bir kilise ve birde kimsenin yerini bilemediği bir sinagog var.

Sonraki durağımız Samsun. Yol boyunca çok sayıda kurumuş nehrin,çayın,derenin üzerinden geçtik.Kızılırmak yöredeki akan nehirlerin ilki olarak karşımıza çıktı.Debisi düşüktü.Rehberler bir hafta önce nehrin daha da yavaş aktığını söylediler.

Önce Bafra Ovasından geçtik. Ova bereket fışkıran bir yer. Özellikle kilometrelerce uzanan yolun kenarındaki kurutulmak üzere asılı bekletilen tütünlerin görüntüsü etkileyici. Bafra adını Finike kolonilerinde limanın içindeki evlere verilen Bafira kelimesinden almaktaymış. Tarihi eski. Samsundaki müzede sıklıkla anılan İkiztepe vb ilçe sınırları içerisinde kalmakta. 1876 sonrası Kırımdan getirtilen Türkler yerleştirilmiş. Ardından Pontus hayalindeki Rumlar mübadeleyle Yunanistana gönderilip Serez civarındaki Türkler yöreye yerleştirilmiş.

Pidesi,dondurması ve kuyu kebabı ile tanınan ilçede tek tükde olsa kalmış konakların güzelliğinden bahsedilmekte. Ayrıca belgesellerden bildiğim kadarıyla Bafra Balık Gölü adında büyükçe bir sulak alan var. Çok sayıda göçebe kuş için bir konaklama alanı.

Sonunda Samsuna varıyoruz..Burada,meydandaki İlkadım anıtında fotoğraf çektirdik.Anıt,Atatürk hayranı Avusturyalı bir heykeltıraş tarafından hayata geçirilmiş.Oldukça gerçekçi görünen heykelde atlanan tek detay atların nalları olmuş.

Samsun için ileride daha tafsilatlı bir anlatım yapmaya çalışacağım. Karadenizdeki tek büyük şehir statüsündeki kentte,özellikle meydan çevresinde pek çok büyük mağaza var.Zaten sahil yoluna paralel uzanan caddede eski tarz,çok sayıda güzel bina görebiliyorsunuz. Geçen yüzyılda iki kez yangın felaketi yaşayınca şehri yeni baştan kursun diye Fransız bir mimar getirtilmiş.Bu da pek bir işe yaramamış söylenene göre.

Eğer gözlerim yanılmıyorsa şehrin girişinde,hemen yolun sağındaki tepenin yamacında kaya mezarı gibi delikler gördüm.Eski adı Amissos.

Samsundan apar topar çıkıp önce bir başka ova üzerinde kurulu olan Çarşambadan geçerek Ordunun Fatsa ve Ünye ilçelerini de aşarak otelimizin olduğu Perşembe ilçesine ulaştık.

Bafra Kızılırmağın,Çarşamba ise Yeşilırmağın bereketiyle (ve alüvyonlarıyla) sulanmakta.Samsunun tek havalimanı ilçede.Ayrıca ilçe,yumurta topuklu ayakkabılarıyla da meşhur.

Ünye ve Fatsa mümkün olduğunca il olmayı isteyen,büyük ölçekli sayılabilecek yerleşimler.İki kasaba arasında geçimsizliklerin varlığından bahsedilmekte.Ünye daha kalabalık ve düzenli gibi gözükmekte. Yolda bir iki Rum evini andırır yapıyı da gördük.Eski adı Onia.Bunu soğan kelimesine bağlayanlarda var.

Karadenizin en uzun plajlarından biri Ünyede.

Fatsa ise 12 Eylül öncesinin meşhur yerlerinden.Bir nevi halk komünü oluşturulmuş.Kasabanın kaymakamı (başka bir kişisi de olabilir,ama Terzi Fikri diye anılan kişi)idam edilmiş.Hayal gibi askerlerin Fatsanın kırsalında yaptıkları baskınlarda buldukları cephaneleri hatırlıyorum. Ama günümüz gençliği bunlardan bihaber. Fatsayı duyduysa,bunun nedeni başta Kadir İnanır olmak üzere İnanır familyasından kaynaklanmakta.

Eski adı Fatissa.

Turdaki en ilginç anlardan birisi de yurdumuzun en uzun tüneli olan Ordu Tünelinden geçmemizdi. Bolu tüneli kadar popüler olmasa da ondan daha uzun olan bu tünel sanki git git bitmiyor dedirten türden.(dönüşte de geçtik ama uyuyakalmışım)2,5 saat süren yolu yaklaşık yarım saatte güvenli bir şekilde alabilmemiz mümkün oldu.

Tabii bu artılar kimileri için haneye eksi olarak yazılmış.Örneğin eski adı Vona olan Perşembe ilçesi bundan hiçte olumlu bir şekilde etkilenmemiş.Yolun by pass edilmesi kasabanın ekonomisine derin darbe vurmuş.İlçede sekiz olan banka sayısı ikiye inmiş.Bunların biri de zaten Ziraat Bankası.Otel sahibi ile bu konuda konuştuk.Onlardan durumdan hiç hoşnut olmadıklarını dile getirdiler.

Yöresel yiyecekleri tadabilme imkanımız oldu.Beğendim mi,hayır.Turşu kızartması özellikle felaket.

Gün 3

Sabah erkenden kalktık.Tam tahmin ettiğim gibi gün doğumu muhteşem. Değişik ayarlarla pek çok fotoğraf çekebilme imkanım oldu.

Günün ilk durağı Boztepe.Trabzonda da bu ismi taşıyan bir tepe var. Oranında manzarası meşhur.Neyse Ordu merkezinde de tarihi bir cami var.Sokak aralarına girip dolambaçlı yolları aşarak tepeye vardık. Manzarası güzel.Ama sadece panaromik bir görüntü,başka bir hayret verici yanı yok.Bir de gün ışığı şehir tarafından oldukça sert bir şekilde geldiğinden pekte verimli bir şekilde fotoğraf çekemediğimi belirtmek isterim.

Dikkatimi çeken,Ordu içerisinde bir iki hamam var.Fakat şehir dışında,kırsal kesimlerde epeyce bir yapı mevcut.Ama buralara ancak özel araçlarla gitmek mümkün.

Eski adı Kotyora.Fakat günümüzdeki adının kaynağı olarak Fatihin Pontus seferi kaynak gösteriyor.Ordu,şehirde konakladığında çevre halkı bu kalabalığı görmek için “orduya gidiyorum” dermiş.

Yerel halkın “e”leri uzatıpta telaffuz ettiği söyleniyor.(Bana denk gelmedi ) Yanık dondurma diye bir dondurması meşhur,merkezdeki bir pastane bunun için işaret ediliyor.

Dünyanın en çok fındık üretilen yöresi.Zaten boztepeye olsun nereye giderseniz gidin sağlı sollu fındıklıklardan geçiyorsunuz.Bunun yanı sıra günümüzde kivi üretimi de artmış.

Sonraki durak Giresun.İsmi şehirde yetişen kirazdan gelmekte.Kresson zamanla Giresuna dönüşmüş. Eski fotoğraflarda Kerassunde diye de geçiyor.Ama bazı kaynaklar şehrin bir boynuz gibi denize uzandığı için Yunancada boynuz anlamına gelen keras kelimesinden de türemiş olabileceğini belirtir.

Burada da kalenin olduğu tepeye çıktık.Başta,gruptan ayrılarak her tarafını gezebildiğim kaleden anlatmaya başlayacağım. Sarp bir tepede de olsa kale ve iç kale pek büyük ve ele geçmez değil. Ama şehre ve yola oldukça hakim konum itibariyle.

Tepeden bakınca kuzeydoğuda Giresun Adasını görüyorsunuz.Adanın adı Aretias diye de anılmakta.Kiraz şenliklerinde teknelerle,takalarla halk adaya giderdi.Hatırlarsınız geçmiş yıllarda Karadenizde aşırı yolcu aldığı için batan bir tekne haberi almıştık.İşte o günden beri adaya insanlar turistik amaçlı olarak bile gidememekte.(Adada bazı kalıntılardan bahsedilmekte.Amazonlar vb derlerse inanmayın palavra. Bizans manastırı olma ihtimali çok yüksek)Altın post efsanesinde arganotların konaklayıp amazonlarla mercimeği fırına verdikleri yer tahminen burasıdır. Rivayete göre adadaki kalıntılardan günümüzde müze olarak kullanılan eski kiliseye bir yer altı tüneli var.

Tepedeki oklar civarda bazı mağaraların varlığına işaret etsede gidip bakma yada bilgi alabilme imkanımız olmadı.

Topal Osmanın mezarı da kalenin tepesinde.Topla Osman pek çok cephede gönüllü olarak savaşmış.Balkan savaşlarında aldığı yara ile de topal kalmış.Savaşmadığı cephe yok.Topladığı gönüllü gençler ile Pontus çetecilerine ağır darbeler indirmiş.Fakat güncel yazarlar Topal Osman ve avanesinin yaptıklarını insanlık dışı bir şekilde anlatırken Pontus çetecilerinin katliamlarından bahsetmemekte inat etmekteler. Koçgiri ve dersim isyanlarında da çetesiyle beraber asilere haddini bildirir.

Topal Osman Atatürke fanatiklik derecesine bağlıdır.Mecliste ataya devamlı muhalefet eden Ali Şükrüyü sessiz olması için uyarır.Uyarıyı kaale almayan Trabzon mebusunun cesedi birkaç gün sonra bulunur.Kısa bir çatışmadan sonra Topal Osman yakalanır ve idam edilir.1923 te 40 yaşında ömrünü tamamlar.

Tepeden bakıldığında Giresun dar bir sahil şeridine kısılı kalmış bir şehir olarak görünmekte.Bir detay daha, fındıkçılık kirazı geçmiş.

Kaleden şehre inerken yolun sağında çok zarif bir bina görüyorsunuz.Bu günümüzde Giresun Üniversitesinin rektörlük binası olarak kullanılan eski hükümet konağı.Gerçekten rektörlük binası olacak kadar kaliteli bir yapı.Yolun karşısında ise değişik,ince bir üsluba sahip bir cami görünüyor. Kiliseden dönme bir yapı gibi görünse de hakkında herhangi bir malumat elde edemedim.

Gidemediğim ama adını duyduğum Giresun arkeoloji müzesi içinde bulduklarımı ekleyeyim.

Yapı dıştan dikdörtgen, içten bazilikal plan ile kubbeli haç planının birleştirildiği karma plan şeklindedir. Yapıda kullanılan taş malzeme, Giresun çevresindeki taş ocaklarından çıkarılmıştır. Batı cephesinde ana giriş kapısı bulunan yapının, güney ve kuzeyinde de iki ayrı tali kapısı mevcuttur. Doğu cephesinde ortada daha geniş ve yüksek, yanlarında ise daha küçük yapılmış üç adet apsis vardır. Yapı tamamen kesme taştan yapılmıştır.İç mekânda 4 adet yuvarlak, 4 adet köşeli sütunun taşıdığı çatının tam ortasında yüksek kasnaklı bir kubbe bulunmaktadır.

Kırma çatının üzeri alaturka kiremitle kaplıdır.

Müze binası olarak kullanılan yapının hemen kuzeyinde bodrum üzerine üç katlı tarihi bir bina daha vardır ki burası da papazevi olarak bilinmektedir.1993 yılında burası da orijinaline uygun olarak yeniden yapılıp müzenin idari binası olarak hizmete açılmıştır.

Müze içerisinde eski tunç çağı, hitit, hellenistik, roma, bizans, selçuklu ve osmanlı dönemi eserleri ile yöresel etnografik malzemeler teşhir edilmektedir. 390 adet arkeolojik, 561 adet etnografik eser, 1 adet mühür, 2840 adet çeşitli dönemlere ait sikkelerin tamamına yakını teşhir edilmektedir.

Giresundan devam ettiğimizde büyük sayılabilecek bir kasaba daha karşımıza çıkıyor.Burası Tirebolu. Üç yerleşimden oluşmuş.Bu nedenle üç şehir anlamına gelen Tripolis adı verilmiş. Tirebolunun iki kardeşi daha vardır.Lübnanda Trablusşam,Libyada Trablusgarp.

İlçede büyük bir kale var.Hospitallerin burada eğitim aldığı söyleniyor ama bana inandırıcı gelmedi. Düşünün hospitallerin kalesi Bodrumda.Korsanların cirit attığı denizlerden mi gelinir yoksa Türkmen aşiretlerinin gezdiği Anadolu bozkırlarından mı?

İlçe çıkışında haç dağı diye anılan bir yerde manastır kalıntılarının varlığından bahsedilmekte.

Yolumuza Trabzona doğru giderek devam ettik.Yol üzerinde geçtiğimiz beldelerden birisi de Vakfıkebir. Kanuni Trabzon valisi iken annesi deniz yoluyla oğlunu ziyarete gelmeye çalışır. Vakfıkebir açıklarında gemi fırtınaya kapılır ve binbir güçlükle kıyıya ulaşır.Yöre halkı bu Tanrı misafiri kazazedelere elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışır.Hanım sultan tekrar Trabzona doğru yola çıkarken yöre halkına bu yapılan iyiliklerin karşılığını kat be kat ödeyeceğini söyler.Gerçektende kendi kesesinden bir vakıf inşa eder.

Kasabanın ekmeği ve tereyağı meşhurdur.Rivayete göre Osmanlı Sarayının mutfağına giren tereyağı buradan gönderilirdi.

Yol üzerimizdeki başka bir kasaba olan Akçaabatta öğle yemeği için mola verdik.

Yemek oldukça meşhur bir yerdeyse de gerek yiyeceklerin lezzetini gerekse servisini beğendiğimi söyleyemeyeceğim. İstanbulda kat be kat daha iyi Akçaabat köftesi yapan lokanta var.Burada laz böreğini tatma imkanı buldum. Kızartılmış yufka böreğinin üzerine tatlı şerbet dökülmüş.Fena değil. Turistik bir yerde olmasaydık köfteyi kiloyla almamış gerekirmiş,bunu öğrendik.

Ayrıca Akçaabatın horonunun namını duyduk.Horonların en hızlısı ve zoru olarak anlatıldı. Bilmeyenin , beceremeyenin denememesi gerektiği söylendi. Her şeyi taklit etmeye çalışan yunan zihniyeti aynı oyunu atsiapat adıyla oynamaya çalışıyormuş.

Trabzona dönelim.Trabzon,zengin,kalabalık,büyük bir şehir.Kısa sürede gez gez bitecek bir yer değil.Görüntü itibariyle pek çok sürprize açık sokakları,mahalleleri ile İstanbulu anımsatıyor.Tabii sakin kafayla düşünüldüğünde pekte şaşırtıcı değil.Şehri büyüten,bir imparatorluk başkenti haline getiren Komnenoslar İstanbuldan gelmişti.

Trabzon kentinin kuruluşu, istanbul’dan hatta romadan bile daha eskiye dayanır.Şehir, 276 yılında tüm doğu karadeniz bölgesine akınlar yapan gotların saldırısına uğramış, bu saldırıda tüm kent yakılıp yıkılmıştır.
Bizans imparatoru justinianus şehrin kent surlarını restore ettirerek yeni bir imar etkinliğini başlatmıştır. Heraclius zamanında imparatorluk askeri bölgelere ayrılmaya başlanmış, trabzon, teophilos zamanında kurulan khaldia temasının merkezi olmuştur.

Araplar 8. yüzyılın başlarından itibaren anadoluya düzenledikleri baskınlarda doğu karadeniz ve trabzona gelmişlerdir. Osmanlılar şehri 1461 yılında ele geçirirler. Trabzon 16. yüzyılda, merkezi batum olan lazistan sancağı ile birleştirilerek eyalete dönüştürülmüş ve bu yeni idari birimin merkezi olmuştur.

1867 yılında trabzon'da büyük bir yangın çıkmış, bir çok kamu binası da bu sırada yanmış ve kent daha sonra yeniden düzenlenmiştir. 1868 yılında vilayet olmuş, merkez sancağı dışında lazistan, gümüşhane, canik sancakları da buraya bağlanmıştır.

1917'de rusyada bolşevik devrimi olur, çarlık yönetimi yıkılır. Bunun üzerine rus ordusunda büyük bir panik başlar. Bu rusların Trabzondan çekilmesine de yol açar. Öte yandan, batıdan doğuya doğru kayan ve karadağda toplanan Türk çeteleri, akçaabata inerek Yüzbaşı Kahraman bey'in komutasında üç koldan trabzon'a doğru yürürler ve 24 şubat 1918 tarihinde Trabzon'a girer.

Trabzon kıyıda bir düzlüğe kurulduğu için Trapeza kelimesinden dönüşen Trebizonddan türemiş. İsmin pek çok kaynağı var.Eskiden üç yerleşimin birleşmesinden oluştuğu için bu ismi aldığına ağırlıkla inanılıyor.Öte yandan evliya çelebiye göre ise kenti zevk ehli, neşeli bir kadın kurduğu için tarabzen(müzik seven) ya da suyu ve havası hoş olduğu için trab-ı efsun denilmiştir. Başka bir söylentiye göre de, kentin adı tuğra bozan dan gelmiştir. Fatih burayı aldıktan sonra adına sikke bastırdığından sikke değiştiren anlamına gelen tuğra bozan denmiştir. Aslen bir Pontus kenti.Ama Pontuslular Sezara yenilince bir Roma şehri haline gelmiş.Hristiyanlık ve Bizans şehrin yapılaşmasını ve büyümesini sağlamış.

4.Haçlı seferi sonucunda İstanbul düşünce aristokrat ailelerden Komnenoslar Gürcü prensliğin desteğiyle bir şekilde bir devlet kurdu.Devlet çok fazla gelişemese de lokal zaferler ve kilisenin etkisiyle dağlık yörenin yerel halkının desteğini alarak ayakta durabilmiş.

Kurdukları çeşitli ama isabetli ittifaklar ve sağlam şehir surları özellikle Selçuklulara karşı şehri başarıyla savunmuş.Fatihin orduları bile oldukça zorlanmış.Rumlar,Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile evlendirdikleri prenses vasıtasıyla kurdukları ittifağa çok güvenselerde imdatlarına yetişen kimse olmamış.

Şehir,günümüzde Maçka kasabasına adını veren Matsukalı gençlerin tüm direnişlerine karşın Türklerin eline geçer.Şehrin yakınlarındaki Adakale bir yıl daha direnirse de mukadderat değişmez.

Fatih şehri ele geçirince buradaki Aya Sofya kilisesini camiye çevirir.Yapı, kral 1.Manuel tarafından 1250-1260 yılları arasında yaptırılmıştır.

Geç Bizans kiliselerinin güzel örneklerinden biri olan bina, kare-haç planlı olup, yüksek bir kubbeye sahiptir. kuzey, bati ve güneyinde revaklı üç kirişi bulunmaktadır. Binanın ana kubbesinin üzerine değişik tonozlarla örtülmüş ve çatıya farklı yükseltiler verilerek kiremitle örtülmüştür.

Sonunda bir müddet depo olarak kullanılan yapı 1964’te müzeye dönüştürülür.İlginçtir ne zaman camiye dönüştürüldüğü muamma gibi.Bakındığım pek çok kaynak farklı yanıtlar vermekte.Eğer alınır alınmaz camiye çevrildiyse çan kulesi ne zaman yapıldı.Yada 1583’te camiye çevrildiyse neden o zamana dek dokunulmadı.

Bahçesinde çan kulesi olarak inşa edilen bir yapı daha var.Taş işçiliğinin tarzı Ermeni ustaların elinden çıkmış izlenimi vermekte.

Yapı dışarıdan büyükçe bir görünüme sahip.Alışılmadık bir tarzdaki sütun başlıklarının taşıdığı kemerlerin üzerinde zamanla nispeten silikleşmiş yazılar ve kabartmalar incilden çeşitli sahneleri betimlemekte.Ama en üstte Komnenosların tek başlı kartalı yer almakta.

Buna karşın kilisenin içi dışarıdan göründüğü kadar büyük değil. Kubbe ve kasnağı oniki köşeli. Kubbe tek parça dört mermer sutun, kemerler ve pandantiflerle taşınmaktadır..Yapı ana kubbenin etrafındaki değişik tonozlarla örtülmüş, çatı farklı yükseklikler verilerek kiremitle kaplanmış.



Revakların üzerinde de görüldüğü gibi taş işçiliği oldukça iyi. Kuzey ve batıdaki revak ceplerinde görülen geometrik gecmeli bezemeleri içeren madalyonlarla, batı cephesindeki selçuklu taş işlemelerine benzemekte.

Ortada,kubbenin tam altında üstünde gezilmesi engellenmiş mozaik kaplı bir alan var.Kilisenin duvarları,tavanı,her bir parçası silikleşmişte olsa incilin özellikle eski ahidin adeta resimli bir canlandırması halinde.

Ana kapıya göre solda,demir bir merdivenle çıkılması mümkün olan,ama buna izin verilmeyen bir odacık var.Çıkmayı denediysemde görevlilere yakalandım.

Yapının narteksinde fresklerin görünümleri yada restorasyonu oldukça başarılı. Kilisedeki fresklerin bulabildiğim kadar açıklamalarını aşağıda paylaşıyorum.

Binanın en görkemli cephesi güneyidi.. Burada adem ile havva'nın yaratılışı kabartma olarak bir friz halinde anlatılmıştır.
1. sahnede; adem ile havvanın yaratılışları
2. sahnede; adem ile havvanın cennette yaşayışları
3. sahnede; yasak elma

4. sahnede; adem ile havvanın cenneten kovuluşları
5. sahnede; ilk cinayetin tasviri (
kabilîn habil'i öldürmesi) yer almaktadır..

Güney cephesinde ki kemerin kilittaşı üzerinde Trabzonda 257 yıl hüküm süren
komnenosların sembolü olan tek ba$lı kartal motifi bulunmaktadır.Benzer bir kartal tasviri ana apsisin dışında doğu tarafta yer alır.. Bu cephede, kentaur - grifon gibi mitolojik varlıklar, güvercinler, merkezlerinde yıldız ve hilal bulunan kare panolar, içleri bitkisel motifli madalyonlar yer almaktadır..

Yapının ana kubbesinin altına rastlayan kısmında
opus-sectula tarzında çok renkli mermerden yapılmış bir yer mozaiği bulunmaktadır..

Ayasofya'nın süslemelerinin önemli bir bölümünü meydana getiren fresklerde incilden alınmış konular canlandırılmıştır:

Kubbede ana tasvir hz isanın tanrısal yönünü aksettiren
pantakrator isadır.. bunun altında bir kitabe kuşağı, daha altta ise melekler frizi bulunur.. ana kubbenin pencere aralarında isanın on iki havarisi tasvir edilmiştir.. pandantiflerde değişik kompozisyonlar yer almaktadır.. isanın doğumu, vaftizi, çarmıha gerilişi, kıyamet günü gibi sahneler betimlenmiştir..

Kilisenin hemen arkasında eskiden vaftizlerde kullanılan bir çukurluk var.Tahminen dağ köylülerinin kitleler halinde vaftizleri sırasında kullanılıyordu.Kilisenin etrafında dolaşırken doğu cephesinde bir kartal figürü daha var.

Bahçede çok sayıda Osmanlı dönemine ait mezartaşı ve taş sanduka bulunmakta.Bazılarında ilginç isimler varsa da bu kişiler kimdir bulamadım.Aslında pekte araştırmadım.

Müze girişindeki gişede şehri tanıtan broşürlerde (istenildiğinde) veriliyor.Bu broşürlerde şehir merkezinin bir planı da var.Müzeye giriş 5 YTL.

Şehirde kazzaziye ve telkari denilen bir tür kıymetli metal işçiliğine dayalı bir sanat var.Bunları yapan dükkanlardan birine girerek bu sanat hakkında bilgi aldık.Gümüş çekilerek çok inceleştiriliyor.Bu ince tellere şekil verilerek küpe,toka benzeri süs eşyaları yapıyorlar.Çok ince bir iş.

Öte yandan dükkan sahibiyle yaptığımız kısa sohbette çok ucuza elmas,yakut vb sattıklarını öğrendik. Bu değerli taşların kaynağını da öğrendik. Trabzonun eski ve köklü ailelerinin yaşlı kadınlarının bu tip değerli taşları olurmuş.Taşların miras kaldığı değerbilmezler (yada gerçekten müşkül durumda olanlar) bu taşları kuyumculara satarak paraya dönüştürüyorlar.Taşlar dükkanlarda işlenip cilalanarak sertifikalı olarak tekrar ama bu sefer başka sahiplere satılmak üzere piyasaya sürülüyor.

Şehirde bankalar caddesi ve onun paralelindeki diğer caddeler ve onları birbirine bağlayan sokaklar tam ana baba günü.Bu caddenin adı sanırım Maraş Caddesi.Maraş ile Trabzon kardeş şehir oldukları için Maraşta da bir Trabzon Caddesi varmış.Kalabalık caddeleri genelde iki,üç katlı yapılar çevrelemekte. Bunların içlerinde gerçekten çok hoş,şirin yapılarda var.Hatta kimi yapılarda Rum mimarlar imzalarını bina duvarlarının bazı yerlerine nakşetmiş.

Trabzon 1800’lerden sonra oldukça varsıllaşmış bir şehir.Şehirde dört tane Amerikan kolejinin varlığını , çok sayıda ülkenin sefaretinin mevcudiyetini biliyoruz.(19 ülkenin sefareti varmış.).Boztepe yakınlarında beş katlı,oldukça görkemli bir metropolitlikden bahsedilmekte. Çarşı tamamen Ermeni ve Rumların kontrolündeki bir ticaret sahası olmuş.Türklerse ya cephede yada tarlada yaşamına devam etmeye çalışmış.Bu durum mübadeleye dek devam etmiş.

Azınlıkların zenginliğini Atatürk köşküne gittiğinizde daha iyi kavrıyorsunuz.

Şöyleki,şehrin zengin armatörlerinden Konstantin Kabayanidis köşkü aslında kendisi için yaptırır.İtalyan mimarlar köşkü 1902-13 yılları arasında inşa ederler. Trabzon ve civarında elektrik yokken kuğu gibi bembeyaz olan köşk jeneratörler aracılığıyla aydınlatılıyormuş.Ayrıca köşk gördüğünüz zarif kalorifer petekleri tarafından merkezi ısıtmalı olarak ısıtılmaktaymış.

Her odanın kapısındaki ince,buzlu camlardaki desenler o odanın ne amaçla tasarlandığını göstermekte.Örneğin yemek odası mı,bir meyve tabağı resmedilmiş;dinlence,huzur alınan bir oda ise huzurlu bir ortam işlenmiş. Odalardaki perdeler oldukça kaliteli kumaştan.Mobilyalar ise yine diğer tüm parçalar gibi oldukça kaliteli ve pahalı parçalardan oluşmuş.

Mübadeleden sonra kamulaştırılan yapı Mustafa Kemalin şehre ikinci gelişiyle kendisine hediye edilmiş.Yüce liderimiz 1936’da şehre üçüncü kez gelişinde ikinci kattaki çalışma odasında vasiyetini kaleme almış. Ama burada geçirdiği zaman içerisinde yaptığı en önemli iş,Dersimde devletimize karşı ayaklanan Kürtlerin isyanını bastırmak için gerekli olan askeri harekatı tasarlamak olmuş.Üst kattaki holün duvarında çok detaylı bir harita var.Söylenene göre dönemin Türkiyesinin tüm köyleri bile haritada mevcutmuş. Sadece iki adet üretilmiş. Dikkatli bakıldığında parantez içinde kimi yerleşimlerin eski isimlerini görebiliyorsunuz.

İçeride fotoğraf çekmek yasak.Ancak valilikten alınan özel izinle iç mekanlarda fotoğraf çekmek mümkün.

Dört katlı,bembeyaz,kuğu gibi köşkten çıkıp otobüsümüze bindik.

Trabzonda kısmen surlar ayakta.Surların hemen dışında Kızlar manastırı görülüyor.Bu manastır Sümelanın küçük bir modeli. Manastır 14. yüzyılda 3. Aleksios tarafından yaptırılmıştır. Aleksiosun oğulları Anrokinos ve Manuel burada gömülüdür. Mübadeleye kadar kullanılan manastır, daha sonra terkedilmiş.

İki teras üzerine kayanın işlenerek inşa edilmesi nedeni ile çatısı kayadan oluşturulan manastır, orjinal adını (theoskepatsu- Tanrının örttüğü) bu özelliğinden almıştır.
Diğer bir adı theoskepastos (tanrı tarafından korunan bakire) manastırıdır.Bulduğum bilgiler,

Kalın kesme taşla yüksek bir duvarla korunan manastırın kaya kilisesinin girişinde 3. aleksiosun annesi irene, eşi thedora kantakuzenos betimlenmiştir. Manastır alanının en yüksek yerinde konstantinosun gömütü bulunmaktadır. Anıt gömüt, dört sütunun taşıdığı kubbeyle örtülü taş lahitten oluşmaktadır. Kubbenin iç yüzünde isa ve dört incil yazarı betimlenmiştir.

Ne yazık ki gidip manastırı ve -duruyorlarsa- lahitler göremedim.

Ayrıca kiliseden dönüştürülen yada Osmanlı döneminde inşa edilen çok sayıda pek çok cami var. Zaman darlığı nedeniyle içlerine giremedim.Ama yanlarından hızla geçtiğim camiler için özet bazı bilgiler edindim.

Şehirde bulunan en büyük cami, Trabzonda valilik yapmış hazinedarzade osman paşa tarafından 1839 yılında yaptırılmış.

Trabzonun, kemeraltı semtinde, çarşı mahallesinde, bedestenin karşısında yer alan çarşı camii,. Barok-ampir üsluplarının karışımı olan cami, kalın taş duvarlı, dikdörtgen planlıdır. 6 kalın sütun tarafından taşınan büyük bir kubbe ile örtülüdür. kuzey kapısı üstündeki alçıdan cami maketleri ilginçtir. Mihrap ve minber mermer işlemelidir.

Ortahisar Camii; Trabzonda, panaghia chrysocephalos virgin kilisesinin camiye çevrildikten sonraki adıdır. Fatih camii adıyla da bilinir.

Ortahisar mahallesinde yer alan yapı, bizans döneminde kilise olarak 10. yüzyılda bazilikal planda inşa edilmiş ve 12. yüzyılda haç planına dönüştürülmüştür. Altınbaşlı meryem” anlamına gelen ve meryem anaya adanan manastır kilisesi üç nefli olup, iç ve dış narteksi vardır. Kuzey giriş 14. yüzyılda inşa edilmiştir. Merkezi kubbe 12 köşeli yüksek bir kasnağa oturur. Döneminde şehrin baş katedrali olduğu için süslemelerine önem verilmiş olan yapının duvarlarında freskolar, zeminde mozaik süslemeler yer almaktadır. 1461 yılında Türklerin Trabzonu almasından sonra camiye çevrilmiş olan yapının duvarları sıvanmıştır. Taştan mihrabı süsleme bakımından zengindir.

Bir başka kilise camii de yeni cuma camiidir.Bizans dönemindeki adı hagios eugenius kilisesidir.

Trabzonun yeni cuma mahallesi’nde yer almaktadır. Kentin koruyucusu ve kurtarıcısı aziz eugenius adına, 14. yüzyılda inşa edilmiş olması muhtemeldir. Günümüzdeki yapının yerinde 13. yüzyılda aynı adla bazilikal planda bir kilise bulunmakta olup, bazilikal kilise ana çizgileri korunarak, bazı değişikliklerle haç planına dönüştürülmüştür. Duvarlar dıştan kabartma haç ve bitkisel bezemelerle süslüdür. Yapı Trabzonun fethinden sonra camiye çevrilmiş, kuzey giriş kısmı ile minare eklenmiştir. Taştan mihrabı barok özellikler taşımaktadır. Minberi ahşap ve yalındır.

Bir başka devşirme camide Kudrettin Camiidir.

Trabzon'un esentepe mahallesindedir. 14. yüzyılda St. Philip’in adına yaptırılmıştır. Kare planlı, tek nefli, kubbeli bir yapıdır. Fetihten sonra, mihrap, minber ve tek şerefeli minare eklenerek camiye dönüştürülmüştür.

Molla Nakip Camii de cami olmadan önce St. Andrea kilisesi olarak bilinirdi.

Trabzonun pazarkapı mahallesi’ndeki kilise aziz andreaya ithaf edilmiştir. 5. veya 6. yüzyıla tarihlenen yapı, bazilikal planlı, üç neflidir. Fetihten sonra camiye çevrilmiş olup, kuzeye giriş eklenmiştir.

Birde Gülbahar Hatun camii var.

Trabzonun atapark semtindedir. Yavuz Sultan Selimin annesi Gülbahar Hatun adına 1514 yılında Zağanos köprüsünün yakınında bir külliye içerisinde yaptırılmıştır. Cami ve türbeyle birlikte yapılan medrese, imaret, hamam ve aşhaneden günümüze kalıntı ulaşmamıştır. Tek kubbeli bir ana mekan, beş kubbeli son cemaat yeri ve iki yanda zaviye odalarından oluşmaktadır. Kalın ve sağlam duvarları, ak ve kara taşın uyumlu bir biçimde kullanılmasıyla devinim kazanmıştır. Mermer mihrapla, minber yalındır.

Sekizgen planlı kubbeli türbe 1505 tarihlidir. Kapı ve pencereler iki renkli taştan sağır kemerler içindedir. Yapının içi ayet ve surelerle bezenmiştir.

Şehirde ve civarında pek çok kilise ve manastır bulunmakta.Çoğu yıkıntı halinde ve kullanılmasa da yine de anılmaya değer.Zaten Trabzona manastırlar şehri de denilmekteymiş.

Bunlardan biri Kuştul manastırı olarakta anılan gregoris peristera manastırı.

Vadiye hakim bir tepe üzerindeki manastır bir kaya kilisesi ve ayazma çevresinde kurulmuştur. 752 yılına tarihlendirilen yapı topluluğu, 1203 yılında yağmalanmış, 14. yüzyılda yenilenmiştir. 1904’te yangında tahrip olmuş ve üçüncü kez yapılmıştır. Manastırdan günümüze çok az kalıntı ulaşabilmiştir.

Meşhur manastırlardan bir diğeri de Kaymaklı Manastırı.

Trabzona yaklaşık 6 km. mesafede bulunan kaymaklı köyünden bir patika yol ile gidilebilen manastır, hz. isa’ya atfen yapılmıştır. Tarihi bilinmeyen manastır yapısı, mutfak, yemekhane, dersane ve keşiş hücreleri ile avlunun ortasında üç apsisli kiliseden oluşmaktadır. Yapı tekniği ve yapım gereçleriyle 16. yüzyıla tarihlenmektedir. Dış duvarlarda haç kabartmaları ve bir melek freski yer almaktadır. 18. yüzyılda onarılmış, freskler yeniden yapılmıştır. Sümela ve aya sofyadan sonra bölgedeki en güzel fresklere sahip manastıra çevrede oturan bir ailenin kapıyı açmasıyla girebileceğiniz söylenmekte. Mesihin kudüse girişi, bakire meryemin cennete alınışı (dormition) ve ateş nehri olmak üzere pek çok fresk vardır.

Bir sonraki durağımız olan Rizeye giderken Trabzonun ilçeleri Sürmene ve Ofu aşıyoruz. Sürmenede dönüşte mecburi olarak durmak zorunda kaldık.Detayını sırası geldiğinde anlatırım.Ama Sürmenenin kama ve bıçakları meşhur.Bu bıçaklar sadece kesicilikleriyle değil delicilikleriyle de meşhur. Rivayete göre ihtilal sırasında diğer tüm silahlar ile bir tutulup imha edilmiş yada halk bunları örfi idareye kaptırmamak için sağa sola saklamaış yada atmış. Bilimum Karadeniz dizisindeki konaklarda Sürmenede yer almaktaymış.

Of ise insanları fıkralara,şarkılara konu olmuş bir kasaba.Of,Oflular için dünyanın merkezi.Belde-i mukaddes. Oflular,kendilerini Trabzona bağlı görmüyorlar.Of onlara göre direkt Allaha bağlı zaten. Oflular tutucu kişiler. Genellikle de hoca olarak görülüyorlar. Zekalarına da güvenmekteler.Ofluların şeytana bile pabucunu ters giydirdiği hikayeler şarkı olmuş çoktan. İlginçtir kaynaklar kasabanın Bizans döneminde de papaz yetiştirdiğini ve çok sayıda kilise ve manastırı olduğunu söylemekte.Eski Yunanca Ofis (yılan yada dolambaçlı) kelimesinden gelmiş adı.

Rizeye geliyoruz.Pastacı ve müteahhitleri ile ünlenen şehrin pastacılarının marifetlerini göremesekte ince sahil diliminde,yolun arkasında gördüğümüz on-oniki katlı,denize sıfır apartmanlar “Rizeli müteahhit” deyiminin kaynağını gösteriyor.

Rizede yaylalarıyla meşhur.Ovit,Ayder,Kavron gibi pek çok yayla var. Anzer balıda burada üretilmekte. Oldukça pahalı bir bal bu. En çok yağış alan il olduğunu sık ormanlarının koyu yeşil renkleriyle göstermekte. İsminin yunanca dağ eteği anlamına gelen rhisa kelimesinden türediğine inanılıyor.

Rizede Rize bezi denilen bir tür kumaştan üretilen eşarp,gömlek tarzı ürünlerin satıldığı bir dükkana girdik.Eşarplar yöre kadınlarının günlük hayatlarında kullandığı yerel bir örtü. Kendilerine has bir bağlama stilleri var. İzlediğimde öğrenmiştim ama şimdi anlıyorum ki unutmuşum. Bağlama tarzları kadının evli,bekar,dul vb olduğunu belli edermiş. Rize bezine feretiko da denilmekte. Feretiko kendirden el tezgahlarında üretilmekte. Kendirden üretildiği için sağlıklı kumaşlar.Ama kendir Romanyadan ithal edilmekte ve genelde ancak bir kez dokunabilmekte.

Ayrıca buradan çay kolonyası aldık.Kokusu biraz değişik ama hafif.Kesinlikle rahatsız edici değil.

Buradan yolumuza Fırtına Deresini takip ederek Ayder Yaylasına varmak üzere devam ettik. Fırtına deresi debisi yüksek bir akarsu.Palovit ve hala derelerinin birleşmesiyle oluşuyor. Bunu suyun renginden ve derenin içerisindeki iri kayalardan anlayabiliyoruz. Raftingte yapılabilen derede su miktarı biz geçerken azalmış görünüyordu.

Bir aralar dere üzerinde bir baraj ve hidroelektrik santrali yapılması gündemdeydi. Çeşitli yeşil örgütler ve yörenin doğal sit alanı olması gibi faktörler bu doğa katliamını engelledi yada belki de geciktirdi. Vadide yaklaşık beş bin dolayında endemik bitkinin varlığından bahsedilmekte. Derede de sadece bu dereye mahsus bir balığın varlığından bahsedilmekte.

Uzun bir süre dereyi izleyerek gün batımından sonra otele ulaştık.Otelin arkasında,küçük bir çağlayan vardı. Yüksek volümlü uğultu zamanla ve yorgunluğumuzun etkisiyle uyumamıza yardımcı oldu.

Gün 4

Meşhur Ayder yaylasında,arkasında gürül gürül bir çayın aktığı otelimizde sabahladık.

Yayla,Kaçkarların girişinde yemyeşil bir bölge. Fazla rağbet nedeniyle şuursuzca bir yapılaşma olmuş. Ama yinede oldukça huzurlu bir ortam var. İlginçtir ilgili ilgisiz her yerde mezarlar var. Karadenizli ölüsünü bulduğu yere gömmeği seviyor anlaşılan. Buna benzer görüntüler Trabzonda Atatürk köşkünün yakınlarındaki bazı köşklerin bahçelerinde de görmüştük.

Yayla civarında gerek otellerde gerek kamp çadırlarında çok sayıda turist var. Turistlerin çoğunluğu orta yaşı çoktan geçmiş kişiler. Çok sayıda Yahudi var. Söylentiye göre kimi otellerin klimalarını dahi alıp gidiyorlarmış. Bu komplo teorisi de olabilir. Ama yüzlerce endemik hayvan ve bitki türünün olduğu yörelerde bu tip maharetlere alışığız. 17. yüzyılda Fransız denizciler Angora tavşanlarımızı,Hollandalılar lalelerimizi çaldıktan sonra bunlarla günümüzde bile büyük paralar kazanabildikleri sanayiler kurmuşlar.Daha 10-15 yıl önce Amerikalı turistlerin Artvinin dağlık yörelerinden nadir sürüngen ve amfibi türlerini götürdükleri afişe edilmişti.Bu İsraillilerinde bu nedenle buralarda dolandıklarına inanıyorum.

Ayder ve çevresinin tarihi birde rivayeti var.Yöreye has bir arı türü yine yöredeki endemik bitkilerden birinden Anzer balı denilen oldukça pahalı bir bal üretilmekte. Bu pek çok derde deva,kuvvetli bir besin. Ama aynı arı bitkinin başka bir türünden aldığı polenlerle bal yaparsa işler tamamen değişiyor. Delibal denilen bu balın fazlası (fazladan kastedilen ikinci kaşık ve sonrası ) insanın şuurunu kaybetmesine hatta ölümüne sebep olabilmekte.

Gelelim Murat Bardakçının da tarihin ilk biyolojik saldırısı olarak nitelendirdiği olaya.

Dönem Sezar dönemi.Roma orduları doludizgin,mağrur bir şekilde istisnasız her yerde ilerlemekte.Yolları Anadoludaki Pontus devletine dek ulaşır.Pontus devletinin zenginliği Romalıların ilgisini çekmekte gecikmiyor.(Aslında Pontuslular için Potamyalılarda diyebiliriz).

Pontusta güçlüdür,savaşçıdır ama bir Roma değildir elbette.Kral Mitradiates devletinin Romaya bağlı bir devletçik olmasını,Romaya vergi vermesini kabullenmez. Roma da bu kararı kabullenmez ve yüz bin kişiden müteşekkil 14.lejyonu üzerlerine gönderir.

Kral Mitradiates eksantrik bir kişiliktir. Zehirler konusunda tam bir duayendir. Zehirler,üretilişleri ve panzehirleri konusunda tüm bilgilere muktedirdir. Hatta zehirleri bizzat kendi üzerinde dener.

Neyse,lejyonerler nihayet yaylaya gelip kamp kurarlar. O esnada da yüzlerce genç kız ve oğlan ellerinde bal çömlekleri olduğu halde ortaya çıkıp bunları Romalı askerlere dağıtıp yedirirler ve eğlenceye başlarlar. Ama kaplardaki ballar tahmin edebileceğiniz gibi delibaldır. Romalı lejyonerler kendilerini kaybeder ve sızar.Bu fırsattan istifade eden Pontus ordusu direnişle karşılaşmaksızın yüz bin askerin kafasını kesip Romaya gönderir.

Roma karışır,Sezar delirir. Daha da kalabalık bir ordu Anadoluya gönderilir. Ama Romalılar bu kez daha uyanık ve ihtiyatlı davranmıştır. Kralın öz oğlunu satın alınmıştır. İlk çatışmada Romalılar Pontusluları dağıtır. Ama asıl savaş Zile de yapılır. Romalılar Pontusluları burada ezip geçerler. Trabzon yolu artık Sezar için açılmıştır. Savaşın sonunda Sezarın söylediği şu söz tarihe mal olur . “Geldim,gördüm,yendim”

Mitradiates paniğe kapılır. Romalıların elinde işkence altında can vermektense intiharı tercih eder. Pek çok zehiri dener ama hepsine karşı çok önceden bağışıklık kazandığı için hiçbir tesiri olmaz denemelerinin. Ama intiharı kafasına koymuştur. Uçurumdan atlayarak amacına ulaşır.

Bence uydurma bir hikaye. Geçtim Roma ordusunu yenmeyi,yüz bin kişiyi istisnasız aynı anda zehirlemek bile ayağı yere hiç basmayan bir hikaye. Pehlivan tefrikası gibi anlatılacak hikayelerden.

Dönüş yolunda birkaç tane,ağırlıklı olarak tek gözlü taş köprülerin yanından geçiliyor. Burada ve aslında yakınlarda da Bizans,Ceneviz ve Osmanlı yapımı çok sayıda köprü var. Altlarından geçen deli dolu çaylara ve şiddetli yağışlara iyi dayandıklarını da belirtmem gerekir.

Bunlardan birinin üzerinden Çamlıhemşin yakınlarında geçtik. Yolun karşısında,daracık beton dökülü yolun kıyısında da mezarlar var. Adamlar boş gördüklere yerlere ya birini gömmüş yada beş altı katlı apartmanları yamaçların dikliklerini umursamaksızın inşa etmişler. Çay tarlaları da bu evlerin yakınlarında dik yamaçlarda. Yaşam buralarda zor olmalı.

Çamlıhemşin fırtına deresinin kıyısında kurulu küçük bir ilçe. Rehberlerin anlatımına göre kazayla kaza olan kaza denilmekteymiş. Çamlıhemşin ve Hemşinlilerin ermeni kökenli olduğu,Lazca sandığımız kendi aralarındaki konuşmalarının aslında duru bir Ermenice olduğu söylenmekte.İddaalar daha da ileri giderek Hemşinin Ermenice tatlı dilli anlamına gelen hamı sen kelimesinden türediği söyleniyor.

Atlas dergisinde adı defalarca geçen pek çok yaylaya işte bu bahsettiğimiz ilçe üzerinden ulaşabiliyorsunuz. Şahsi kanım turist olarak mutlaka gelinmesi gereken bir yer olduğu.

Mısır ekili dar alanlar ve dik yamaçlardaki çaylıkları izleyerek sahil yoluna ulaştık.Buradan da Ardeşen,Fındıklı (vize) ve Arhavi (kapisre) üzerinden Hopaya geçtik.

Yine sonsuz yeşilliğin içerisinden seyahatimize devam ederek yaşanılacak toprağı az olan Borçka kasabasına ulaştık. Borçka isminin yöreden çıkarılan Bor madenlerinden geldiği iddaa edilse de ismin kökeni bazı kaynaklarda yerel dilde çingene anlamına gelen porşadan türediğini söylemekte. Ayrıca Borçka yakınlarında İbrikli denilen yerde içerisinde freskler olan bir kilisenin varlığından haberdar oldum. Üstelik tahmin ettiğim gibi Gürcü değil Rum kilisesiymiş.

Çoruhu ve üzerinde yapılmaya çalışılan çok sayıdaki barajı solumuza alarak Artvine doğru yolumuza devam ettik. Borçka, Deriner ve Muratlı barajları kompleksin en büyükleri. Bu barajlar Artvine kadar olan yolu devasa bir şantiyeye çevirmiş.

Artvin Osmanlı döneminde Livane olarak adlandırılan yöre. Tarihi çok eskilere dayanıyor. MÖ 5000’lerden kalma,rastlantı eseri bir mağarada bulunan duvar resimleri ve il sınırındaki dolman ve menhirler bu geçmiş süreyi uzatıyor. Şehir pek çok ulusun eline geçmiş. Hititler Urartulardan almış. İskitler burayı üs olarak kullanmış. Bilinmeyen bir kavim buraları ele geçirmiş ama Bizans misyonerlikle burayı almış. İranlılar Bizansa saldırınca Musevi Hazar Türkleri yöreyi ele geçirmiş. (TRT de Hopa ve yöresinde davut yıldızlarından yola çıkarak bu konuyu irdeleyen bir belgesel izlemiştim) Ardından Araplar,sonrasında Selçuklular yöreyi ele geçirmiş. Sonrasında birkaç kez Bizans destekli Gürcüler ve Selçuklular arasında el değiştirmiş. Osmanlının eline Yavuz Sultan Selimden itibaren belde parça parça geçmeye başlamış. 1850 sonrası ise Ruslar ve Osmanlılar arasında gidip gelmiş. 1921 de Gümrü antlaşmasıyla Gürcü işgalinden kurtularak ait olduğu topraklara bağlanmış.

Topu topu iki caddesi olduğundan trafik ışığı da yokmuş.Bir caddeden kıvrıla kıvrıla yukarı çıkılıyor. Deniliyor ki Artvindeki şoförlerin hata yapma lüksü yok. Çünkü ilk hata da bir uçurumdan uçmak an meselesi. Tepeye çıkıldıkça kentin manzarası da iyice belirginleşiyor. Şehrin en görünen tarihi yapısı kalesi. Kalede askeriye var sanırım.

Tepede otobüsümüzden ayrılarak minibüslere binerek yaklaşık yarım saat kadar süren bir yolculuktan sonra Kafkasör yaylasına vardık.

Yaylanın yüksekliği 1300 m. Haziran aylarında boğa güreşlerinin yapıldığı bir şenlik var. Zaten bu güreşlerin yapıldığı alanında yanından geçtik. Küçük bir meydan. Bir tarafına da tribün yapılmış.

Burada bir yerde yemek yedik. Aslında Karadeniz kıyısının yemeği olan mıhlama,kuymak gibi lezzetlerle tanışma imkanımız oldu.

Yayla aslında birazcık bizim Belgrat ormanlarını andırmakta. İçerisinde düzenli temiz bir gezi yolu var. Yolu bir müddet izledikten sonra küçük yaklaık 70-80 santim derinliğinde küçük bir gölete geliyorsunuz. Ben sonrasında bir arkadaşım ile böğürtlen toplamak gayesiyle ormanın içlerine girdik ve nihayetinde kaybolduk. Bir saate dek ormanın içerisinde paniğe de kapılıp bir çıkış aradık. Sonunda grubu yemek yediğimiz yerde dinlenirken bulduk. Yemek ücretini ödedikten sonra otobüslerin olduğu yere döndük.

Bu kezde Karagöle gitmek için Borçkaya döndük. Buradan bir minibüse bindik. Yöresel şoförler boş yolda ışık hızına yakın gidebiliyorlar. Ama becerikli olduklarını inkar edemeyiz. Tek bir arabanın bile zorlukla ilerleyebildiği , daracık ve bozuk yolda oldukça iyi araç kullanıyorlar.

Karagöle giderken yolun solundaki yamaçtan zayıf akan şelaleleri görüyorsunuz. Sağınız ise kimi zaman bir uçurumun dibindeki kesif bir orman.

Neyseki rahatsız edici ama yinede eğlenebildiğimiz bir yolculuğun ardından Karagöle geldik. Göl kıyısında ahşap,küçük bir iskele ve bir de yemek yapan bir yer var. Göl küçük,huzurlu bir yer.Derinliğini bilen yok. Alabalık tutulduğu söyleniyor. Ama aynı kaynakta ailelerin gölde teknelerle gezdiğini yazıyorsa da sadece tek bir tekne mevcut. Dolayısıyla kaynağa güvenmeli mi bilemiyorum. Tekneyle gezmenin yarım saati 10 YTL. Kişi başı değil, bir kişi de on kişi de binseniz ücret aynı.

Gölün etrafı çam ağaçlarıyla çevrili. Gölü şöyle bir gözünüzde canlandırayım. İskeleden ileri bakın. Bir elips çizin,saat bir- iki arasına da kuytu bir yuvarlak daha koyun. Yürüyerek yaklaşık yarım saatte turlanabilicek gölün etrafına da ağırlıklı olrak çam ağaçları doldurun. İşte Karagöl bu. Birde uzaklardaki tepelerin ağaçsız dorukları panoramayı tamamlar. Gölün ortasında da bir taş var. Üstüne bir bayrak asılmış.

Vahşi yaşamın ortasında bir yer. Şoför bize gördüğü ilginç bir hayvandan bahsetti. Boyutları önce at kadar dı,ardından küçük bir köpeğe kadar ufaldı. Anladığımız kadarıyla şoförün anlatmaya çalıştığı hayvan vaşak. Ayrıca civarda kurt,ayı ve yaban domuzu olması da imkan dahilinde.Ayrıca sınıra yakın yerlerde canavar denilen tahminen Kafkasya parsı da bulunmakta. (Yine bir TRT belgeselinde bu konu irdelendi. Belgesel ekibi hayvanı görüntüleyemedi ama hayvanın köylerden yaşlı bir kadının parçalandığı haberi geldi)

Gölün geleceği belirsiz. Murguldaki bakır madeni ve cürufları gölün yok olmasına neden olabilecek durumda. Bu konu ile ilgili Atlas dergisi dışında basından bir ses çıkmadı.

Tekrar Borçkaya döndük. Şimdiki rotamız Karadenizin en ucuna Sarp sınır kapısına ulaşmak. Yolda giderken Artvin hakkındaki notlarımı ekleyeyim.

Bağbaşı ve çamlıyamaç,Erzurum yolu üzerinde tarihi kalıntılar var. Tortum şelalesi ve tortum gölü de aynı yerde. Yusufeli, dört kilise, köprügören ve tekkalede de tarihi kalıntılar bulunmakta. Bu kalıntılar genelde kilise. Yerleşim izi yok. Diyeceksiniz ki kiliseler var da evler nerede. İnsanlar ne oldu? Bunun cevabını size bırakıyorum.

Ayrıca Mahaçel Unesconun biyosfer rezervi koruma alanlarından biri olarak geçmekte.

Hopanın günbatımı meşhur. Yol boyunca onlarca poz çektim. İnanılmaz renkler var. Görülmeye değer.

Tura çıkmadan önce Sarp sınır kapısından Gürcistana,Batuma geçmeyi düşünüyordum. Kimisi sınırı geçmenin riskli olduğunu,tanıdık birileri olmadan da gezilemeyeceği yolunda bir şeyler söyledi. Başlangıçta umursamadım. Gürcü köylüsünün bana bir şey yapamayacağını,böyle bir durumda çakımla bile karınlarını aşağıdan yukarıya yaracağımdan bahsetmiştim. Fakat arkadaşlar aklımı çeldi. Pasaportumu bile almadan çıktım yola. Kapıda da o günlerin geride kaldığını sorun olmadan sınırın hemen ardındaki taksilerle Batuma gidebileceğimi söylediler.

Sınırın hemen ötesinde güzel bir plaj var. İnsanların sere serpe güneşlendiği söylendiği için optik ve dijital zumumu sonuna dek zorladığım halde bir şey göremedim. Ama şu var. Hava kararmış,yollarda lambalar yanmış. Fakat sınırın ötesindekiler hala plajda uzanmış durmaktalar.

Öte yandan bizim tarafın en güzel yeri hemen girişte gördüğünüz cami. Cemaati Gürcüstan zamanında kalmış. Hatta imamı da. Ama bizim taraf oldukça pis. Tam sınırın hizasından lağım akmakta.

Buradan tekrar Hopaya otele döndük. Sabah hızlıca geçtiğimiz Hopanın içini gece internet kafe ararken gezebildim. Küçük bir yer. Nataşalarla dolu bir yer dendi ama bir tane bile göremedim. İnsanları da bir acayip. Tek caddesi üzerinde polis ve jandarma karakolları yan yana. Bir internet kafeye girdim. Dükkanın sahibi kullandığı bilgisayarı bana bıraktı. Daha da ilginci kasayı da çekmecesi açık halde bırakıp çıkıverdi.

BazI kaynaklardan edinilen bilgilere göre; Hopa ve artvin yöresinden bahsederken, aynı iskit, pontus, roma hakimiyetlerinden sonra 8. yüzyilda sasani egemenligi, daha sonra bizans hakimiyeti, 1068'de de sultan alparslanın emirlerinden emir ebulkasim tarafindan yönetildiği rivayet edilir.. Yıllar sonra anadolu selçuklu sultanı alaettin keykubat ülkesine katmıssa da, yerini bir müddet sonra mogollara bırakır, mogollardan ilhanli devletinden izin alarak sergis adlı kıpçak beyi bu yörede bir atabeylik kurar. Timur ve kayakoyunlu hakimiyetlerinin sona ermesinden sonra yerini safevi hakimiyetine bırakr. En sonunda 1537 yılında hopa, osmanli topraklarina katılır. Yöre insani göçler esnasında hazar kıyılarına ve kafkas eteklerine yerlesen Türk boyu olarak bilinmekte .Rum pontus hakimiyetinin sona erdirildigi 1471 tarihi itibariyla osmanlı imparatorluguna baglanan ilçe, yavuz sultan selim hanın hopa üzerinden batuma gelerek gönye kalesinin fethini gerçeklestirmesi ile, gönye sancağına baglanır. 1877 (93 harbi) ile gönye sancağından rus topraklarina geçmesiyle ilçede sikintili dönemler yasanir. 1578' de atabeylerin son kalintilari lala mustafa pasa tarafindan kaldirilir ve osmanli döneminde hopa ve artvin yöresi zaman zaman trabzon, zaman zaman da erzurum vilayetlerine baglanir. 1878' de osmanli-rus savasindan sonra 40 yil ruslarin egemenligi altinda yasayan artvin yöresi, kurtulus savasında kazim karabekir pasanın gürcü ordularını dağıtmasıyla, 14 mart 1918'de geri alınır

Peronti ve Papila otelleri güzel görünüyor. Perontinin yemekleride iyi.

Gün 5

Yorucu günümüz sabah erkenden Hopadan ayrılarak Rize girişindeki bir çay fabrikasına girmemizle başladı. Burada çay hakkında epey bir bilgi aldık. Toparlamam gerekirse;Seylan çayı bizimkinden biraz daha kaliteli ama içerisinde ilaç vb gibi pek çok kimyasal da bulunmakta. Oysa Rizede çay bitkisinin doğal düşmanı olacak bir haşerat bulunmadığından ilaçlama da gerekmemekte. Bu da bizim çayın daha sağlıklı olmasını sağlamakta.

Çay yılda üç kez,mevsim iyi giderse dört kez hasat edilmekte. Çay ilginç bir bitki. Yakından gözlemleme imkanım oldu. Aslında şimşire benzemekte. Yani isterseniz çay ağacından evinizin önüne dekoratif setler yapabilirsiniz. Ağaç diyorum ,eğer budanmazsa otuz metreye kadar boyu uzayabilmekte. Fakat bizde yeni uzayan yeşil filizler koparıldığı için boy atma imkanı olmamakta. Bitkinin mandalinaya benzer, kalın kabuklu içinde iki üç tane malta eriği çekirdeğine benzer çekirdeklerinden ibaret tohumu da var. Ekmeme rağmen başarılı olmadım.

Çay toplanır toplanmaz serender denilen kulübelerde saklanıyor. Serender ; doğu karadenize özgü, yerden kütük ayaklar sayesinde yukarıda tutulan odacıklar, hem depolanan yiyecekleri zararlı hayvanlardan koruma amaçlı olarak yerden yüksek yapılırlar, hem de saklanan ürün ve erzağın nem almasını sağlıyor. Fırtına deresi boyunca yolculuk ederken sıklıkla görüyorsunuz zaten. Çay narin. Toplandığında hemen serilmesi gerekiyor. Sıkışması,havasız kalması kararmasına ve tadının bozulmasına sebep olmaktaymış.

Fabrikaya geldikten sonrası rutin işlemler. Sadece bazı detaylar var. Poşet çaylar aslında posa olan tozlardan geliyor. Yani aslında çayın en kalitesiz kısmını en pahalı şekilde satın alıyoruz. Ayrıca çayla beraber gelen ve sonrasında atılan dallar çaya oldukça kırmızı bir renk verebilmekteymiş.

Buradan da ayrıldıktan sonra turdaki en meşhur noktaların başında gelen Uzun Göle geldik. Resimlerdeki meşhur caminin yanında jandarma ötesinde ise biri tarihi, tek gözlü, kemerli ,diğeri modern ve bir şeye benzemeyen iki köprü var.

Buradan yine yolu berbat olan ,adını tam olarak hatırlayamadığım ama lostra benzeri bir şey olması muhtemel bir yaylaya minibüslerle çıktık. Yükseldikçe aşağıda kalan gölün manzarası güzelleşmekte. Yoksa sahilden baktığınızda alalade bir yer gibi görünmekte.

Yaylada çok kalmadık. Soğuk,her an yağabilirim diyen bir havaya sahip bir dağ denizi. Nasıl denizde fırtınadan biraz önce denizde renkler bulutlardan sızan ışığa bağlı olarak mavinin türlü tonuyla gözünüzün önünde dans ederken burada da dağların üzerindeki otlar bu kez aynı oyunu yeşili kullanarak yapıyor. Beri de bir iki kırmızı kiremit kaplı kulübecik sislerin arasından başını belli belirsiz çıkarıyor. Ne olduğunu bilmediğiniz, kim bilir hangi derde deva çiçeklerin arasından vadiye bakıyorsunuz. Soğuk iliklerinize kadar işliyor ama İstanbulun soğuğu gibi değil sadece dokunduğu yeri varlığıyla şereflendiriyor.

Yine çıkarken kullandığınız o bozuk,mıcır kaplı yoldan aşağıya iniyorsunuz. Ama iniş sırasında bir iki noktada açı o kadar iyi ki pek çok yerde gördüğünüz heyelan gölünün o meşhur manzarasını alabiliyorsunuz.

Tekrar yola çıktık. Sürmenede aracımız lastiği tekrar patladı. Tamirat sürerken fırsattan istifade arkadaşım Serkan ile yolun karşısına geçerek çay bahçelerinden birine daldık. Çayla ilgili izlenimlerimi paylaşmıştım. Burada ilginç olan Karadeniz kadınının karakteri. Misal, çay bahçesinde yaşlıca bir kadın bizi gördü. Normalde erkek halimle ben bile bahçemde iki kişiyi görsem temkinli yaklaşırım. Kadın istifini bozmadı. Bir elini beline dayayarak kısa bir öz geçmişimizi aldı, nereden gelip nereye gittiğimiz bilgisini edindi. Güvenini kazanmış olacağız ki sanki bir yakınını görmüşcesine gülümseyerek yanımıza yaklaşıp İstanbuldaki tanıdıklarını tanıyıp tanımadığımızı sordu. Buna benzer durumu yüz metre ötede tekrar yaşadım.

Sonuçta art niyetsiz,temiz,duru insanlar. Bu nedenle Karadeniz dağlarındaki fakirlik terör yaratamıyor. Steinbeckin kitaplarından birinde dediği gibi; kötülük kötüdür bu nedenle kendini belli etmemek için yalanlar söyletir. İyilik ise durudur,uğraşmaz, kendini yansıtır. Gerçekten insanlar o denli içtenki bir iki dakikada kaynaşıp gidiyorsunuz.

Sürmenede tepeden baktığınızda pek çok Karadeniz kasabasında da görülebilen türde küçük balıkçı limanları var. Ayrıca kasabanın bitiminde hoş bir cami var. Yeni bir camiymiş.Ben Dolmabahçe camiine benzettim doğrusu.

Yola devam ediyoruz. Zamana karşı bir mücadele içindeyiz. Kapanmadan Sümela manastırına varmak istiyoruz. Önce Maçkadan geçiliyor. Maçka büyükçe bir ilçe. İsim kökeni ile ilgili net bir bilgi bulamadım. Buradan yolumuza devam ediyoruz.

Yaklaşık 20 km kadar gittikten sonra milli park olmuş bir yere giriyorsunuz daha doğrusu giriş parası ödüyorsunuz. Restoran gibi bir yerden inip minibüslerle yola devam ediyorsunuz. Restoranların olduğu yerden de yol üzerindeki bir yerden de güzel görüntü alınabilmekte. Ama genelde hava kapalı olduğundan üçayak kullanılması bence gerekli.

Minibüslerden inip dar,toprak bir patikadan yürüyorsunuz. İşte Sümela. Burada bir 5 YTL daha ödüyorsunuz. Bu arada bildiklerimi anlatayım çünkü pek çok müze ve ören yerimizde de olduğu gibi burada da bulacağınız bilgi oldukça muğlak.

400’lü yılların hemen başlarında Atinadan gelen Barnabas ve Sofionos adlı iki rahip gizlice bu kayalık alana ilk kiliselerini inşa etmeye koyulurlar. Kilisenin asıl yunanca panaghia tou melas olup yıllar içerisinde sumelaya dönüşmüş. Türkçesi aşağı yukarı Kara Meryem gibi olmalı. Manastırının oyulmuş olduğu kayalar siyahtır. Melas kelimesi de yunanca siyah, koyu gibi anlamlara anlamlarına gelmektedir.

Justinianus zamanında manastırın önemi artar. Ama asıl önemini Komnenos hanedanlığı zamanında alır. İmparatorlar taçlarını burada giyerler yada buraya sürülürler. Yunanistandaki Aynarozun Anadoludaki işlevsel karşılığı haline gelmiştir. 18. yy da tekrar elden geçirilmiş,Gürcü ressamlara freskler tekrar onartılmıştır.

Merdivenleri çıktığınız zaman geldiğiniz taraçanın karşısında,yamaca yaslanmış duran su kemeri manastırın su ihtiyacını giderir. 6 katlı olan yapı kompleksi 72 odayı ihtiva eder. Bir büyük kaya kilisesi, şapeller, mutfak, ayazma ve kütüphaneden oluşan parçalarının hemen hemen tüm odalarında İncilden bölümlerin resmedildiği görünür. Fresklere zararı yakından göreceğiniz gibi günümüzde turistler,eski dönemde Rum halk vermiştir. Fresklerin şifalı olduğuna inanan halk kazıdıkları parçaları içerek emellerine ulaşmaya çalışmıştır.

Hali hazırda restorasyon olduğu için yapının tamamı gezilememekte. Şu halde de pekte gezilebilir alan yok.Rus işgalinde ve mübadelede manastırdan pek çok değerli eşya çalınmış. Örneğin manastırın aşağısından akan Meryem Ana deresinin yakınında atla avlanan Yavuza papazlar yardım eder. Yavuz buna karşın sultan olduğunda iki adet som altından şamdan göndererek teşekkür eder. Bu şamdanlarında yerinde yeller esmekte olduğunu sanırım söylememe gerek yok.

Buranında Hristiyanlıkta önemli bir yeri var. 1453 te İstanbul alınınca Hristiyanlar durum değerlendirmesi için bir konsül toplarlar. Aya Sofya elden gidince statü olarak Bizans (Roma) olan bu kilise merkez seçilir. (Dikkat ederseniz Vatikan henüz tam anlamıyla en tepede değil). Manastırın rahipleri konuklarını siyah cüppelerle karşılarlar. Bu o güne dek Hristiyan tarihinde bir ilktir. Siyah cüppe İstanbul Türklerden alınıp Aya Sofyada ilk ayin yapılacağı gün çıkarılacaktır. Böylelikle siyah rahip cüppesinin daha çok uzun yüzyıllar kilise modasını vazgeçilmezi olarak yerini koruyacağını çıkarabiliyoruz J

Maçka sınırlarında yine böyle dağlık bir alanda kurulu Vazelon Manastır adında başka bir Ortodoks manastırı daha olmalı.

Mutlaka görülmesi gereken manastırdan ayrılıp Hamsiköye yöneliyoruz.

Hamsiköy benim için ilginç bir yer oldu. Ben ilçenin deniz kıyısında balıkçılık yapan bir yer olduğunu sanıyordu. Halbuki Zigana dağlarının tepesinde duruyormuş. İsmi Arapça beş anlamına gelen hams’tan türeme. Vakti zamanında beş köyün birleşimi Hamsköy gel zaman git zaman Hamsiköye dönüşmüş.

Yörenin sütlacı meşhur. Benim gibi sütlaca burun kıvırır,beğenmez birisini bile mest etti. Nasıl etmesin ki? Sütlaç güveçte geliyor. Yoğun sütlacın üzerinde nefis bir kaymak (Ben normalde kaymaktan tiksinirim ) Kaymağın üzerinde de bir parmak fındık kırığı. Anlatması zor.

Fakat bu sütlacı yemek için gideceğiniz yol çok meşakkatli. Yollar daracık ve yan taraf şarampol. Bu üstelik yeni yol. Eskisini karanlıkta hayal meyal ancak görebiliyorsunuz.

Gün 6

Sabah Fatsadan Samsuna geçtik. Samsunda gezimiz Bandırma vapurunun birebir kopyası olan müze gemi ziyaretiyle başladı. Müze gemi de kaptan köşkünde Atatürk ve arkadaşlarının balmumu kopyaları yerleştirilmiş. Geminin yatakhane olan kısmında ise Atatürke ait çeşitli eşyalar ve fotoğraflar sergilenmekte.

Müze oldukça temiz ve düzenli. Tek sorun güverteden kamaralara inen merdivenlerin oldukça kaymaya müsait olması. Turdaki bayanlardan biri oldukça kötü düştü. Neyse ki bir problem olmadı.

Tur boyunca çektiğim en iyi fotoğraflar burada çekildi. Tüm hafta boyunca sakin olan hava patlayacağının ilk sinyallerini vermeye başladı. Deniz kabardı ve gökyüzü çok koyu bir gri fona büründü. Bizden bir gün sonra beklenen yağış bir felaket olarak şehre inmiş. Selden iki kişinin öldüğü haberini aldık.

Samsunun arkeoloji müzesini de gezebildik. Müze tek katlı,şirin bir yapı. Girişinde mozaik bir alan var. Kapı girişinin sağında kalan kafataslarının ise üzerlerinde başarılı beyin ameliyatları yapılmış olduğunu öğrendik. Ayrıca çeşitli höyük ve Tümülüslerde bulunan eserler,sikkeler de müzede sergilenmekte.

Gün içerisinde uğradığımız ikinci şehir Amasya. Şehrin adının Amazon kraliçesi Amesia’dan geldiği rivayet edilmekte. Amasya içerisinden Yeşilırmak geçen dağlar arasında kalan bir şehir. Bu dağlar Barış Mançonun askerliği sırasında “Dağlar Dağlar” şarkısına ilham vermiştir. Çok sayıda köprü şehrin yakalarını birbirine bağlamakta.

Şehrin en meşhur yapılarından biri üç kısımdan oluşan kalenin aşağısında kalan Pontus krallarına ait kaya mezarları.Burası kızlar sarayı olarakta adlandırılmış. Şehirdeki yirmi üç kaya mezarının beşi burada. Kaya mezarları dağ yamacına oyulmuş. Fakat bir oda gibi arada bir boşluk bırakarak tekrar oyulmuş. Kafanızı karıştırmadan açıklamaya çalışayım. Mezar odasının etrafını turlayabiliyorsunuz. Bunun amacı dağdan sızan suların mezara direkt girmesini engellemek. Roma ve Bizans döneminde kaya mezarları kilise olarakta kullanılmış. Kaleye gelince notlarını okuduğum tüm modern gezginler yayan olarak yorucu bir yolculuk yapmak yerine taksi ile gitmeyi önermekte.

Ayrıca Amasyanın nehir boyunda dizili duran konaklarını da unutmamak gerekmekte. Bunların içerisinde en meşhuru günümüzde etnografya müzesi olarak kullanılan Hazeranlar Konağıdır. Yakınında bulunan ( bahçesine girip içine giremediğim) Hatuniye Camiinin adını verdiği mahallede yer almaktadır. Kültür bakanlığının sanal ağ sitesinden alıntı yapacağım.Bu arada Hatuniye camiini de atlamayalım. Her ne kadar sade bir yapıda olsa son cemaat yerinin tuğla işleri göz okşamakta.

Konak amasya merkez hatuniye mahallesinde sur duvarları üzerine 1865 yılında, Amasya mutasarrıfı Ziya Paşanın defterdarı Hasan Talat Efendi tarafından yaptırılmış, Hasan Talat efendinin kız kardeşi Hazeran hanımın uzun yıllar burada yaşamasından dolayı, "hazeranlar" adını almıştır.

Antik dönem sur duvarları üzerine; bodrum üzeri iki katlı ahşap çatkı arası kerpiç dolgulu olarak yapılmış olan konak haremlik ve selamlık olarak iki bölüm halinde düzenlenmiştir.

Geleneksel Osmanlı konut mimarisinin seçkin örneklerinden olan yapı. Orta sofalı. dört eyvanlı plan tipinde, iç avlulu, dışa kapalı yapı tipidir.

Yalı boyu, Yeşilırmak sahil şeridi üzerinde yen alan, 19. yüzyıl sivil mimarlık örneği yapılar arasında önemli bir yeri olan, hazeranlar konağı 1976 yılında bakanlığımızca kamulaştırılmıştır.

Konağın restorasyon uygulamalarına 1979 yılında başlanılmış ve 1983 yılında restorasyon çalışmaları tamamlanarak 1984 yılında etnografik eserlerin teşhir edildiği müze ev olarak hizmete açılmıştır.

Hazeranlar konağında depremler nedeniyle meydana gelen zemin sorunlarının giderilmesi ve teknolojik müze donanımlarının tesis edilmesi amacıyla yeni restorasyon çalışmalarına, anıtlar ve müzeler genel müdürlüğünce 1998 yılı sonlarında başlanılmış, döner sermaye işletmeleri merkez müdürlüğünün de katkılarıyla uygulamalar, 12 haziran 2001 tarihinde tamamlanarak yeni teşhir düzeni ile hazeranlar konağı "müze ev" olarak yeniden ziyarete açılmıştır.

Kral mezarlarının altından Amasya- Zile tren yolu geçmektedir. Yol dağların açıldığı bir tünele girerken sağda bir mezar daha vardır. Kral Mitriatides Romalı elçileri bu mezarda hapis tutmuş. Fakat burası öyle bir mezarki çıkılması için merdiven vesaire hiç bir şey yok. Tren yolu ise cumhuriyet döneminde orta anadoluda yapılan ilk tren yolu.

Yolunuza devam ettiğinizde bir de saat kulesi ile karşılaşıyorsunuz. Buradaki köprüden karşıya geçtiğinizde karşınıza çıkan yapı “bimarhane”. Bimarhanelerde akıl hastaları müzik ve su sesiyle iyileştirilmeye en azından teskin edilmeye çalışılmaktaydı. Avrupalı ise akıl hastalarını içlerine şeytan girdiği gerekçesiyle yakmakla meşguldü. Bu konudaki en net karşılaştırma Umberto Econun Gülün Adı romanında çocuğun İbni Sinaya ait bir kitapta aşk ile ilgili kısımları okuduğu yerlerde görebiliyorsunuz.

Yapı şu an sanat eğitimi için kullanılıyor sanırım. İçeride kafelerde var. Ama yapının giriş kapısının mukarnaslı işlemeleri için diyecek yok. Ne acıdır ki çok az kişi bilmekte. İyi bir geliri olan üniversite mezunu kaç aile acaba tatil planlarının arasına Amasyayı alıyor ki.

Bimarhaneyi geride bırakıp Beyazıd Külliyesine doğru ilerliyoruz. Külliyenin en önemli kısmı camii tabii ki. Namaz vakti olduğundan içeri giremedik ama taç kapının sağında ve solunda döner sütunlar var. Bunlar bir deprem anında yıkılmayı engelleyen esnemeyi sağladığı gibi yıkılma riski ortaya çıktığında uyarı imkanı da vermekte. Taç kapıda Selçuklu etkileri var.

Ayrıca şadırvanın çatısının içinde çok güzel kalem işi süslemeler var. Daha doğrusu manzara çizilmiş.Oldukça hoş.

Külliyenin bir medresesi ve kütüphanesi de var. Medrese bir dönem arkeoloji müzesi olarakta kullanılmış.

Şehir pek çok Osmanlı sultanının eğitim aldığı bir yerleşim. Günümüzde Osmanlı Oxfordu olarak anılmakta. Ayrıca bu eğitim kuruluşları çok sayıda bilim adamı,şair ve sanatkar da yetiştirmiş.

Bu noktadan sonra uğrayacağımız yapı modern bir bina; arkeoloji müzesi. Bina üç katlı. Fakat gezilebilen kısmı giriş ve üst katı. Alt kat depo. İstanbul Arkeolojiden sonra gördüğüm en kaliteli müze. (Ankara arkeolojiye tekrar gitmemiz gerekecek .) Müze envanterinde yirmi dört bin parça tarihi eşya yer almakta.

Alt kattaki eşyalardan not alabildiklerimi yazmaktayım .Hatalarım için affola. Deniz mi var ki burada amforalar var diyebilirsiniz. Bunlar Bafrada bulunan bir batıktan getirilmiş. Lahitlerden ise bronz olan ve banyo küvetine benzeyen Helenistik dönemden kalma. Toprak lahitler ise Roma dönemi. Katta çeşitli heykeller, mermer yada taş üzerine yazıl kitabeler de görülebilir.

Üst katta en ilgi çeken kısımlardan biri ahşap eserlerin bulunduğu bölüm. Kapılar ve pencere kanatları bulunmakta. Bunların içinde Bizans döneminden kalan,Selçuklu ve Osmanlıya ait eserler yer almakta. Gök medresenin kapısı da burada. Kapılarda çok hoş geometrik süslemeler ve yazılar bulunmakta. Allaha şükür, eserlerin nerelerden getirildikleri ve dönemleri konusunda yeterince bilgi verilmekte.

Ayrıca bu katta çevrede bulunan çeşitli dönemlere ait defineler, çeşitli parçalar, eşyalar bulunmakta. Ayrıca çeşitli silahlar , mühürler ve testi, çömlek tarzı eşyalar var.

Müzenin en meşhur eseri Hitit fırtına tanrısı Teşup heykelciği. Sivri külahlı, kısa etekli ,bronz bir heykel bu. Dünyada sadece Amasya müzesinde bulunmakta.

Aynı kattaki etnografya seksiyonunda ise mutfak eşyaları, kadın ziynet eşyaları, sedef sandıklar, silahlar, seramikler, astronomi aletleri, çeşitli hamam takımları, saatler,yöresel giysiler,el yazması kuran-ı kerimler, biri İşkodra vilayetinin olmak üzere iki de sancak sergilenmektedir.

Bahçesinde ise mezar ştellerini, Osmanlı ve Selçuklu döneminden kalma mezar taşlarını, çeşitli işler için kullanılmış küpleri, mil taşlarını görebiliyorsunuz. Boyut olarak büyük parçalar dışarıda sergilenmekte. Ayrıca müze bahçesindeki sultan 1. Mesud türbesi içerisinde altı adet ilhanlı dönemine ait mumya teşhir edilmektedir. Bu bölüm müzenin en çok ilgi çeken bölümü.

Mumyalar, anadolu nazırı şehzade cumudar, amasya emiri işbuğa nuyin, izzettin mehmet pervane bey, cariyesi, erkek ve kız çocuklarına aittir. Özellikle çocuk mumyalarının birinin ağzında tek bir dişi çıkmış bir halde sergileniyor olması içimi burktu. Sonuç olarak kabullensekte kabullenmesekte bu yatanlar atalarımız. Buradan bahseden pek çok kişi mumyalardan “iğrenç” gibi sıfatlarla bahsetmekte. İğrenç olan , bunların sandukalarından çıkarılıp sergilenmesi. Türk mumyaları ve mumyacılığı konusunda bilgisi olmayan , bundan geçtim yüzünü yıkamaktan bi haber, özünden kopmuş soytarıların bu tarz yorumlarını nazar-ı dikkatten sakınmak lazım.

Amasyanın onlarca türbesinden biri de Torumtay türbesi. Türbe içerisinde birkaç tane sanduka var. Ama Torumtayın sandukasının kufi yazıları çok hoş. Karşı duvarda yukarıya çıktığımı sandığım ama gitmeye zamanımın olmadığı bir giriş var.

Yapının bahçesinde bulunduğu Gök medresenin taç kapısı ve çevresinde de mukarnaslı işlemeler var. İçeri giremedik.

Yemek yenecek yer olarak Ali Kaya gösteriliyor.Gerçekten vadiye,şehre hakim bir alan burası. Yemeklerde fena değil ama sırf manzarası yeter.

Amasyadaki serbest zamanın ardından Çoruma gitmek üzere yola çıktık. Yolda bir de trafik kazası atlattık. Meçhul şehit anıtı diye bir yerde olay başımıza geldi. Neyse ki kimsenin burnu kanamadı. Biz zabıt tutulması için polis beklenirken inip anıtın fotoğraflarını çektik. Üzerindeki yazılar hemen hemen silinmiş.Sadece 1931 diye bir tarih var.

Anıtın yanına giderken toprağa gömüldük. Değişik bir toprak. Mezarlıktan çıkan iki sevimli yavru kediden yakamızı zor kurtardık. Bizi takip eden kedilerin yola çıkıp ezilmemesi için kötü davranmak zorunda kaldık.

Akşam karanlığında Çoruma vardık. Şehrin böyle güzel bir şehir olacağını tahmin etmemiştim. Gece çekimi yapmak ve dolanmak amacıyla başta biraz çekinerek otelden çıktım. İki caddenin kesiştiği noktada minareden bozma bir saat kulesi var. Saat kulesinin yakınlarından giderek Ulu Camiiye varabiliyorsunuz.

Şehir içinde güzel kagir binalar var. Her yerde,ilan tahtalarında Çorum Arkeoloji müzesini anlatan afişler görülüyor. Gece olması nedeniyle yerini bile bulamadım.

Şunu söylemek istiyorum halkı çok efendi,ağırbaşlı insanlar. Saat kulesinin fotolarını çekerken pozlama esnasında insanlar işimin bitmesini sabırla beklediler. Hatta neden beklediklerin i sorduğumda “abi foto çekiyorsun ya ” diye yanıtladılar. Halkı iyi, gece gezmesi bile güvenli bir şehir.

Gün 7

Çorumdan sabah yola koyulduk. Hitit başkentini görebilmek için Çorum ilinin merkezinden 45 km kadar gitmeniz gerekiyor. Yol boyu kıraç ovaları aşarak ilerliyorsunuz.

Geride bıraktığımız yıllarda konusunu Hititlerden alan,dev bütçeli bir film çekilecekti. Film platosunda şehir surlarının rekonstrüke edilmiş yüz metrelik kısmı da yer alacaktı. Olmadı.

Şehirde şu an bir tapınak,bir yapı yok. Sadece aslanlı kapı olarak adlandırılan bir giriş belirgin. Onun dışında sadece kazı alanlarında taşlardan yapılmış duvar-sınırlar görülmekte. Bulunan eserler Ankara Arkeoloji ve Çorum müzelerinin yanı sıra Berlinde. Almanlar bu bölgedeki arkeolojik çalışmaları yürütmekte. Ama görünen o ki yürütme işlemi her anlamıyla yapılıyor.

Buradan şehrin yönetimsel bölümüne geçiliyor. Burada yığma bir piramitin içerisinde yer alan bir tünelden geçerek arka kısma ulaşılmakta. Buralardaki irice taşlar Bizans döneminden itibaren pek çok yörede çeşitli amaçlarla kullanılmış. Onun dışında güneş ışıklarının vurup sapsarı bir renge büründürdüğü otlaklar ve gri bulutlar ile çok güzel manzaralar oluşmakta.

Son olarak Çatalhöyüğün ibadet edilen mekanına gittik. Karşıdaki dağlar Yozgata ait. Ama tapınak kalıntıları hala Çorumda. İlk giriş kısmında belli belirsiz bir tanrılar silsilesi sizi karşılıyor. Bir aralıktan ilerliyorsunuz ve küçük bir alana çıkıyorsunuz. Burada duvarlarda bazı küçük gözler oluşturulmuş. Bunların içinde kimi kutsal eşyalar ve sunak amaçlı nesnelerin yerleştirildiği tahmin edilmekte.

Bunun haricinde açıklık bir alanda hediyelik eşya satılan bir Pazar oluşturulmuş. Burada,yöredeki eserlerin yapıldığı taşlardan imal edilmiş çeşitli nesneler satılmakta. Boğa figürü,oniki tanrının yer aldığı duvar kabartması, kartal heykelciği popüler ürünler. Boyutlar fiyatı direkt etkilemekte. Meblağlar başlangıçta epey yüksek gelsede ( büyük bir heykelin başlangıç bedeli 50 YTL ) yarı yarıya inen indirimler olabilmekte. Büyük bir parçanın yapımı bir günü bulabilmekte ve nesnelerin işlenmesi,şekle sokulması ve zımparalanması işlemlerinin tümü el emeği. Ben herhangi bir şey almadım ama gerçekten güzel ve aklımda kalan parçaları da yad etmeden geçemeyeceğim.

Alışverişten hemen sonra yöre halkının el emeği,göz nuru işledikleri halıların sergilendiği ve satıldığı binaya gittik. Yöre halkı kafalarını kullanıp kooperatifleşmişler. Gerçekten güzel halılar var. Kullanılan yün,deve tüyü ve ipek. Bu halıların dokunma süreleri göz önüne alındığında ucuz sayılabilirler. Büyükçe, ipek bir halı neredeyse iki yılda tamamlanabilmekteymiş. Küçük boy, panço desenli halılar ise 140 YTL. Yörede dokunan halıların desenleri ,Kızılderili kilim ve pançoları üzerlerinde yer alan desenlere şaşırtıcı derecede benzemekte.

Herhangi bir şey almaksızın oradan ayrıldık ve Ankara üzerinden Beypazarına ulaşmak için uzun bir yola koyulduk.

Yol sıkıcı bir tekdüzelik içinde devam ediyor. Öyleki hayranlıkla izlediğim kurumuş sarı bitkiler bile bir süre sonra insanın ilgisini çekmez olmaya başlıyor. Ankaranın dışlarında kalan beldelerde bir iki gölet gördük. Ama Ankara’nın çevresi çölleşmekte olan bir bozkır.

Beypazarı değişik bir kasaba. Eski adı Lagania. Daha sonra şehri ziyarete gelen Bizans imparatoruna atfen Anastasiopolis adını almıştır. Bir zamanlar Ankara büyücek bir şehirken İstanbul yolunun üzerinde olması, Bolu ve Eskişehir’in kasabalarına yakınlığı sebebiyle büyük bir pazara sahip olmuş. Zenginken zenginliği yaşamış. Tımarlı sipahilik sisteminin merkezlerinden birisi. Bun u Evliya Çelebi’nin notlarında da görüyoruz. Günümüze gelen yada restore edilen konaklarda bunu fazlasıyla fark ediyorsunuz .İlkin gitgide kıraçlaşan yoldan ilerleyerek kasabaya giriyorsunuz. Kasabanın yeni kısmı rezil, hayal kırıklığı yaratan bir görünüme sahip. Sanki Bostancıdaki oto sanayiden geçiyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Hele bir kule var ki tam anlamıyla komedi.

Bununla beraber eski kasabaya, yolunuzun soluna zayıfça akan bir dereyi sağınıza da bir yamacı alarak ilerliyorsunuz. Yamaçta ufak tefek delikler var. Bunlara güvercin yuvası diyorlar. Aslında basit kaya mezarları bunlar. Yamaçlardaki kayaların yapısı mağaralaşmaya elverişli. Ama Beypazarı ve çevresindeki İnözü vadisinde her hangi bir mağara bilgisine varamadım.

Kasaba sanırım Safranboludan daha büyük. Ama emin olduğum nokta Beypazarı Safranboludan daha büyük, canlı bir çarşıya sahip. Çarşısında gezerken, tarımsal kesimden bir ailenin ihtiyacı olabilecek her türlü alet edevatın satılmakta olduğunu görebiliyorsunuz.

Çarşıda ayrıca yörenin meşhur kurabiyesi Beypazarı kurusunu da bulabiliyorsunuz. Beypazarı kurusu taş fırınlarda yapılan rivayete göre tazeliğini bir yıl kadar koruyan bir kurabiye bu. Ayrıca cevizli sucuğu, höşmelimi ,baklavası ,dolma ve güveci de meşhur.

Yöre ülkenin en büyük havuç üreticisi olduğundan havuçla bağlantılı pek çok çeşni söz konusu.Havuç döneri, havuç lokumu, havuç dondurması vb satılmakta. Havuçlu lokum fena değil

Havuç kasaba için gerçekten bir simge. Havuçlu sabun bile var. Hoş aslında yörede türlü türlü ilginç sabun satılmakta ama havuçlu sabun daha çok rafta,tezgahta yer kaplamakta. Ama havuç suyu mükemmel. Cennetin ırmaklarının bir kaçının Beypazarı havuçlarının suyu ile akıyor olması fena olmazdı. Gerçekten havuç suyunu damacanalarla almak, İstanbula götürmeyi bile düşünüyorsunuz. Ne yazık ki havuç suyu çokta dayanıklı dayanıklı bir meşrubat değil. İstanbuldaki en kaliteli kafelerde bile bu denli güzel bir havuç suyu içmemiştim.

Pazarı Çarşamba günü kurulmakta. Ayrıca çarşıda gümüş işçiliği ile uğraşan dükkanlarda var. Trabzonda da gördüğümüz telkari burada da karşımıza çıkmakta.

Haziranın ilk haftası Beypazarı şenliği yapılmakta. Anlatılanlar ve yazılanlar 2008 de şenlikte benim de olmam gerektiğini söylemekte.

Gelelim köyün mimarisine. Beypazarı,Mudurnu,Cumalıkızık yada Göynük gibi ormanlık alanlara pek yakın değil. Aslında uzak olduğuda söylenemez ama yine de mesafe var. Buna karşın genelde iki-üç hatta dört katlı ahşap, beyaz boyalı pek çok konak görülmeğe değer bir şekilde kasabada sıralanmakta. Birkaç tarihi cami var. Bunlardan birine girdik. Yıldırım döneminde inşa edilmiş, büyükçe sayılabilicek bir kubbesi var. Kapı girişinde de iç tavanda bir süsleme görülmeğe değer.

Bu kasabada da bir hıdırlık tepesi var. Ama Safranboludaki adaşı gibi bakımlı ve gösterişli değil. Bir şanssızlığı da panoraması. Genel olarak kasabanın yeni kısmı görülmekte, tahmin edeceğiniz gibi burada da ağır yapılaşma sorunları var. Ama bu noktada Ankaradan gelen yol ,hele arkada ağır,yağmur yüklü bulutlar ile de griye boyanmışsa seyrine doyulmuyor.

Tepenin solunda ejderha sırtına benzer bir tümsek var. Doğal, ilginç bir oluşum. Arkası anladığım kadarıyla kasabanın çöplüğü. Belediyenin sanal ağ sitesinde “çöplüğü bile turist çeken ilçe” diye anılan yer burası olmalı. Yöredeki tepelerde bir yerlerde yuvalanan akbabalar besin ihtiyaçlarını çöplükten karşılamaya çalışırken turistler tarafından izlenebilmekteymiş.

Belediye ülkenin en iyi çalışan belediyelerinden. Başkan, kasabadaki evlerin Cumalıkızık, Safranbolu evlerinden bir farkı olmadığını görüp konuyu araştırıyor. Eksikleri, yapılabilicekleri araştırıp bunun için bir ekip kuruyor. Yatırım çekmeye çalışıp restorasyon yapmaya başlıyor. Turistik kontakları da sağladıktan sonra sıradan bir Anadolu kasabasını şahlandırıyor. İki dönemdir kasabanın yönetimindeki parti iktidar partisinin tepkisini almış durumda.

Genel olarak güzel, görülmesi gereken bir kasaba. Belediyecilik açısından ise izlenmeli, örnek ve ibret alınmalı.

Göynüğe dek uzanan yol ilginçliklere gebe. Sol yanınızda ufuktaki silüet halinde duran dağlara değin uzanan altın sarısı, kurumuş otlar. Sağınızda ise yamaçlar. Yamaçlarda üç renk hakim. Kil kırmızısı, haki ve kum rengi katmanlar birbirine paralel şekilde sıralanmakta. Gün batımında vuran ışıkların etkisiyle insanı zevk veren, kendine baktıran, büyüleyici anlar sunmakta.Burası İnözü vadisi. Vadide yamaçtaki mağaralarda Bizans döneminden kalan kaya mezarları ve kiliseler olduğu söylenmekte. Ama henüz arkeolojik bir çalışma yapılmamış.

Kirmir çayı,Gönen vadisi, Tekke yaylası, Sarıyar Barajı ve çevresi de gezilebilicek diğer yerler.

İki saati biraz aşan bir yolculuğun ardından Bolunun Göynük kasabasını geçerek orman içindeki otelimize yerleştik.

Gün 8

Sabah kahvaltısının ardından, erkenden yakındaki Çubuk Gölüne gittik. Oldukça ufak bir gölet. Boyut verme konusundaki yeteneksizliğim nedeniyle fazla yorum yapamıyorum. Burada da su bayağı çekilmiş. Üstüne üstlük etraftaki meyve bahçelerini sulamak için pompalarla su çekilmekte.

Bir kademe kurumuş, tozlaşmakta olan toprak, berisinde derin çatlaklar olan yoğun ama ağırlığınızı verip bastırdığınızda gömüldüğünüz kısım gelmekte. Kıyıda binlerce küçük kurbağa var. Kıyıya bir taş attığınızda cümlesi bir anda suya doğru sıçrayarak kaçışmaya çalışıyor.

Burasıda şahsına münhasır bir ekosistem. Kıyıda toprak yol üzerinde ezilip yamyassı olmuş, kurumuş bir tatlı su yengeci vardı. Gölde balık var mı bilemiyorum. Ama bu kadar çok kurbağanın olması balık yok yada kurbağa nüfusunu denetleyemeyecek kadar az olmalı.

Kuraklık ve bilinçsizlik bu minik hazinelerin farkında olunmaksızın yok olmasına sebep olmakta.

Kıyısında birkaç tanede yer değirmeni var. Bunlar bir dizinin çekiminde kullanılmak için yapılmış ardından ise yıkılmamış. İyi de olmuş.

Göynük bir Osmanlı kasabası. Ama tam anlamıyla (kanımca) örnek alınacak bir yer burası. Biliyorsunuz Avrupa gezilerinde yabancıların tarihi evlerini nasılda koruduklarını, yeni inşa edilmiş bir binanın bütünlüğe uygun, sırıtmayan ,genel yapıyı koruyan bir şekilde olmasını gıpta ile izlediğimi. İşte buna benzer bir yapıyı Göynükte gördüm. Kasabanın Mudurnu çıkışında dört katlı bir apartman yapmışlar ama kasabanın genel görünümüne tam anlamıyla adapte etmişler. Öyle ki çok dikkatli bakmadıkça yeni bir yapı olduğunu anlayamıyorsunuz. Alkışlanacak, madalya takılacak bir anlayış.

Kasabanın en meşhur anıtlarından birisi Zafer kulesi. Sakarya Savaşı kazanıldıktan sonra sonra kasabanın kaymakamı bunu anıtlaştırmak istemiş ve tepeye kuleyi inşa ettirmiş. Kule, saat kulesi olarakta bir süre kullanıldıysa da tüm saatlerin kaderi çalınmak olmuş. Hırsızlar çalmaktan bıkmamış ama sonunda kasabalılar saat takmaktan usanmış. Ardından birde yangın felaketi geçiren kule aslına uygun bir şekilde restore edilmiş. Üç katlı kule gezilebilmekte.

Kasaba Osmanlının manevi başkenti olarakta anılmakta. Fatihin hocası Akşemsettin ömrünün son günlerini kasabada geçirmiş. Moloz taştan, dolgu yöntemiyle yapılmış türbesi hemen Gazi Süleyman Paşa Camiinin yanı başında. Süleyman Paşa ve akıncıları Osmanlı tarihinin en az anlatılan ama en çok bilinmesi gereken şahsiyetleri. Bir avuç atlının kahramanca çabalarıyla kilometrelerce arazi fethedilmiş. Fethedilen yerler hızla imar edilmiş. Tekfurlar halkı vergiler yada vergi adı altındaki düzenbazlıklarla soyup soğana çevirirlerken genç beyliğin üyeleri para saçmış her yere.

Neyse,cami kare planlı gibi. Kubbesiz. Hemen Mudurnu Çayının yanıbaşında. Kasabada bir evliya türbesi daha var. Bunlar Melamilerin Bayrami kolundanmış.

Kasaba içerisinde güzel konaklar,yapılar var. Biraz daha bakım ve özen ile gelebileceği noktayı düşünemiyorum. Kasabada başka tarihi cami ve hamamlarda var.

Kasabanın atom denilen kuru fasulyesi meşhur.

Bir sonraki durak Sünnet Gölü. Çayın bir heyelan ile önünün kesilip oluşan setin ardında suyun birikmesiyle oluşmuş. Çam ağaçlarının arasında bir cennet köşesi.

Burada da epeyce su çekilmiş. Öyleki eskiden iskele olarak kullanılan çıkma,sanki tramplen gibi neredeyse dört- beş metre yukarıda kalmış .Suyun içinde,eğreti bir duba bulunmakta. Yanlış bir yere bassanız ayağınızın içeri girmesi an meselesi.

Su derince ya da en azından üç metrelik dubanın sonunda boyu geçiyor. Dubanın altında gölgede bir- iki zararsız su yılanı yüzmekte. Milyonlarca çeşitli boy balık gölü doldurmuş. Kıyıdan itibaren açığa doğru çeşitli boyda yavru balık sürüler halinde turlamakta. Açıklara bakınca arada sırada sıçrayan büyücek balıkları görebiliyorsunuz. Su da bitki örtüsü olarak kayda değer bir şey yok. Kıyıda birkaç çift kaz avare avare gezip keyiflerince gagalarını suya daldırıp avlanıyorlar. Kurbağa sayısı az.

Kıyıda tek bir tesis var. Netten gördüğüm kadarıyla fiyatı hesaplı. Ama taksi tutmadan yada özel araç olmadan nasıl ulaşılır bilemiyorum. Ayrıca gölün etrafını yürüyerek gezebilme imkanınızda var.

İnsanın içini dışına çıkaran,dolambaçlı, virajlı yoldan geri dönerek Mudurnu sapağına ulaşılıyor.

Mudurnuya giderken yolun sağında Yenice köyüne giden yolu gördük. Bizim ataların konağı bu köydeymiş. Nasıl gidildiğini öğrenip gitmeli bir gün.

Mudurnuya vardık. Ailenin anne tarafının başkenti. Bir zamanlar tavukçuluğunda başkenti olan kasabada Mudurnu Tavukçuluk çok hızlı yükseldi, uzun süre tepede parladı. Fakat bu parıltı sinekleri, türlü haşeratı da kendine çekti. Çeşitli katakulli ile firma tepetaklak edildi.CIA başkanlarından biri bile firmanın peşinden koştu. Şu an kim bilir kimin elinde bilmiyorum.

Şu an kasaba para getiren bir sanayiye sahip değil. Bu nedenle turizme eğilinmeye başlanmış durumda. Kasabayı gezerken iş duyuruları için yapılan anonsları sıklıkla duyuyorsunuz.

Rehberler kasabanın adının bir tekfurun kızının adından geldiğini iddia etsede gerçekte bir tekfurun bizzat kendi adı olan Modrenenin zamanla bozulmasıyla oluşmuş. Çarşısı ve halkı ( ki ortalama olrak orta yaşın üzerinde çoğu ) Gümülcinedeki çarşıya çok benzemekte. Tipik bir Türk kasabası.

Kasabanın en ünlü yapısı Yıldırım Beyazıd Camii. Yirmi metreye varan dönemi için devasa sayılabilicek kubbesi kasabanın zamanında ne denli zengin olduğunun kanıtı. Son cemaat yerindeki üç kubbede güzel kalem işi çalışmalar görülmekte.

Caminin yanından geçen yolun sağında, aşağıda halka açık olan ama fazlaca müşterisi olmayan Yıldırım Bayezıd Hamamı görülüyor. Kendini belli eden, dönemin özelliklerine sahip bir yapı.

Kasabanın konakları aslında orijinal halleriyle bakarsanız Beypazarı ve Göynükteki benzerlerinden daha büyük ve ihtişamlı imiş. Bu oldukça belli oluyor. Fakat parasızlık ve dışa yönelik göçler evlerin bakımsız kalmasın ayol açıp çöküşe götürmüş. Zayıfta olsa restorasyon çabaları var ama yeterli değil.

Hisarlık tepesinde Bizans döneminden kalma kalenin kalıntıları ve güzel bir kasaba manzarası var. Mudurnu da saat kulesi olan yerlerden.

Kasabada nedense çok kalmadık. Ne pazarını (C.tesi günleri Pazar kurulmakta) gezebildik ne de ara sokaklara dalıp konaklara bakabildik. Kanuninin yaptırdığı söylenen çayın yanındaki camiyede gidemedik.

Mudurnunun saray helvası denilen tatlısı meşhur. Ayrıca kızılcıklı tarhanası da nam salmış. Ama kızılcık mevsimi olmadığı için bu tarhanadan temin edemedik.

Kasabadan ayrıldıktan az bir zaman sonra Abanta vardık.

Abant Türkiye için değişik bir anlama sahip. Oldum olalı Abant her zaman bir merkezdi.Tıpkı Uludağ gibi. Alternatifler türesede ,ışıltısı biraz azalsada yinede belirli bir kuşak, belirli bir mantalite için hep gözde bir mekan olmuştu. Futbol takımları kamplarını Abantta yapardı.Fotoğrafları gazetelerin spor sayfalarında yer alırdı. Siyah beyaz filmlerde genç kız İsviçrede,oğlan Amerikada tahsil yapardı. Ama eğer genç kız dünya ya da Avrupa turu yapmadıysa mutlaka Abanta giderdi.

Gölün ağaçlık bir alan içerisinde oldukça zarif bir görünümünün olduğunu belirtmeliyim. Gün içinde uğradığımız göllerin en büyüğü., öyleki sert esen rüzgar gölde dalgalar oluşturmakta. Gölün etrafında sazlıklar ve sağlıklı görünen nilüferler var. Akvaryumum için bir iki kök almayı düşündüm. Adadaki havuzda pembe açan nilüferlerin benzerleri bunlar.

Gölün etrafında çeşitli lokantalar var ve söylendiği kadar da pahalı değiller. Her ne kadar ağım şahım bir yemek yapamasalarda manzarasına,doğasına değer.

Gölün etrafında yaptığımız küçük bir gezintiden sonra otobüsümüze döndük.

Sonrası mı? Yaşasın İstanbul J

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder