21 Mayıs 2010 Cuma

Viyana sokaklarında...

Viyana biz Türkler için hep duygusal bir kent olmuş. Nasıl olmasın son geldiğimiz nokta. Onlarca ordu nasıl İstanbul surlarına çarpıp devrildiyse bizde tam iki kez deneyipte alamamışız bu şehri. Alabilir miydik , neden alamadık ayrı tartışmaların konusu.

Viyana eski bir yerleşim. Tuna kıyısında olduğu için insan yerleşiminin çok eskilere uzanabilmesi mümkün olmuş. Romalılar Alman kabilelerine karşı burada askeri bir garnizon şehri kurmuşlar Vindabona adında. Sonrasında ilkin Kutsal Roma- Cermen İmparatorluğu olmak üzere tüm Alman devlet ve imparatorluklarına başkent olmuş. İki kez bizimkiler kuşatmış. Bir kez Moğollar çevreyi yakıp geçmişler. Napoleon kolaylıkla ele geçirmiş. II.Dünya savaşında neredeyse yerle bir edildiyse de tekrar eskisi gibi ayağa kalkabilmiş.

Viyana ‘nın merkezi Ring denilen yoldan geçmekte. Ring, aslında şehri saran surları temsil etmekte. 1850 li yıllarda artık Türk ordusunun gelemeyeceğini düşünen zihniyet surları yıktırıp şehrin gelişmesini sağlamış. Yıkılan surların yerine 70 m.lik bir bulvar almış. 70 m.lik surlar dile kolay. (Avusturyalılar 1940 ‘larda St.Stefan katedralindeki gözetleme kulesini, 1952 yılında da banliyödeki kuleleri lağv etmiş. O günden beri Türklerin Viyanaya gelme tehditinin kalktığını varsayıyorlar)

Viyana pahalı, gösterişli, süslü bir şehir;gerçek anlamda bir imparatorluk başkent.

Viyanalılar özellikle genç kesim oldukça yardımsever ve ingilizce konuşma konusunda sorun çıkartmıyor. Buna karşın orta yaş ve üstü Almanca diyor başka birşey demiyor. Çokta yardımsever değiller , kısa ve net cevaplarla baştan savmayı tercih ediyorlar. Çok sayıda yabancı milletten insan mevcut. Özellikle zenciler ve hintliler akşam saatlerinde (ki bu saat 7 ve sonrası demek) şehri ele geçiriyorlar.

Bizler hakkında ne düşünüyorlar diyorsanız cevabım nefret ediyorlar olacaktır. Bunda şehri ele geçirmek için yaptığımız iki kuşatma ve şehri ele geçiren eğitimsiz kebapçı takımının önemli etkileri varsa da temel olarak ta ilköğretimde verilen Türk düşmanlığı işin temelini oluşturmakta. İlkokulda masum avusturyalıların, saldıran acımasız ve güçlü sultanın adamlarına karşı nasıl cesaretle karşı durdukları anlatılıyor. Halbuki bizim tarihimizde Avusturyalıları yeren tek bir satır bile yoktur. Ama işin ilginci bu adamlar bizlerle müttefikken bile bu politikadan,düşünce tarzından vazgeçmemiştir. Boşuna atalar "su uyur düşman uyumaz " dememiş.

2. kuşatmada Harbsburg imparatoru akıncılar Kahlenbergte görüldüğü gün çoktan topuklamıştı. Geride kentin askeri valisi ve zorla şehirde tuttuğu milisler kalmıştı. Tarafsız kaynaklar Türk ordusunun şehre gelir gelmez kaleye yüklenmesi durumunda zorlanmadan alabileceği yönünde hem fikir.Fakat bizim ordu ağır ağır yerleşince karşı taraf kendini toparlama imkanı bulabildi. Gelen güçlü destek sonucunda çok ağır bir yenilgi ile geri çekilmek zorunda kaldık.

Fakat aslında alınamayan kısım sadece Ring denilen sur içi bölgesi. Tüm banliyöler Osmanlı ordusunun elinde idi. Bu durum diğer bir kaç önemli Avusturya şehri içinde söz konusu. Diğer şehirlerden gelebilecek yardımın engellenmesi için belli başlı tüm şehirler kuşatılmış yada direkt ele geçirilmiş. Fakat çok kanlı savaşlar neticesinde şehri savunabilmişler. Özellikle ikinci kuşatmanın sonu Viyana kültürünü derinden etkilemiş. Apar topar çekilen ordunun ağırlıkları arasındaki kahve çekirdeklerini başlangıçta deve pisliği sansalarda kısa zamanda içilebilir birşey olduğunu kavramışlar. Günümüzde Viyanada derin bir kahve kültürü var.

Birde şehrin bir yerinde bizim askerlerden birinin şehit edildiği bir yerde heykel olduğunu okudum. Surları bir şekilde aşan askerlerimizden biri önüne geleni biçip şehrin içinde saatlerce dolanıyor. Öyleki artık hem yerli halk hemde askerler adamın öldürülebileceğine inanmadıkları için karşılaşmak yerine kaçmayı tercih ediyorlar. Nihayetinde Viyanalı asillerden biri askeri tabanca ile vurarak öldürüyor.

Neyse günümüze dönelim, Viyanada çok güzel ve düzenli bir metro ve tramvay hattına sahipsede biz hep yürüdük. Şehirde ulaşım oldukça pahalı. Tek kullanımlık bilet 1,80 euro. Neyseki Avrupalıların toplu taşımaya toplu ödemeyi özendiren avantajlı seçenekleri buradada mevcut. 24 saatlik kart 5,70. 48 satlik olanı 10 euro iken 72 saatlik olanı ise 13,60 euro. Şehrin genel pass kartı olan Wien karte (Vienna pass ) ile 18,50 euro karşılığı 72 saat limitsiz ulaşımın yanı sıra büyük müzelerde 1-2 euro indirim imkanınız oluyor )

Turla gittiğinizde şöyle bir handikap olmakta. Prag yada Budapeşteden otobüsle şehre geliyorsunuz ve saat 4'ü buluyor. Panaromik bir şehir turu yaptırılıyor (ring etrafında), otele yerleşmece derken ilk gün gidiyor. İkinci gün tam bir gün gezme imkanınız var ama sonuçta bir imparatorluk başkentinde olduğunuz için müzeleri, sarayları, parkları derken gezilebilecek alan büyük. Sayacağım zaten. Üçüncü gün ise sabahtan yola çıkıyorsunuz. Halbuki Viyana en az üç gün istiyor kendi sırlarına ermek isteyen gezginleri gezdirmek için.

Bizde Pragtan sabah yola çıktıysakta Viyanaya yaklaşık beş saat sonra ulaştık. Panaromik şehir turu derken günün tek gezisini Belvedere Sarayına girerek icra ettik.

Burası askeri tarihin en başarılı generallerinden Savoy Dükü Eugene ‘nin yazlık sarayı. Günümüzde Türk konsolosluğununda yakınlarında olduğu bu saray ring ‘in dışında. Eugene süvari olmak ister. Fakat biraz kısadır ve bu nedenle ne kendi ordusu nede gönüllü gittiği Fransız ordusu onu süvari birliklerine kabul etmez. Ülkesine döner ve piyade birliklerinin başına geçer. Ülkesinin makus talihini değiştirir ve üst üste pek çok kez Osmanlı ordularını yener. Şahsi görüşüm dünyanın en ballı adamlarından biri olduğu yönünde. Savaşların birinde rastlantı eseri Türk ordusunun kampına denk gelir ve nehrin karşısından seri top atışları ile bizim orduyu dağıtır. Bence bizim tarihin en büyük yenilgisidir bu. Bir diğerinde ise Eugene ‘nin ordusu koşar adım kaçarken kör bir kurşun bizim ordunun başındaki paşayı şehit eder. Bizim ordu anında çözülür. Eugene akıllıdır, bundan faydalanır ve savaşın kaderini değiştirir.

Sarayın bahçesinde çok büyük bir havuz var. Biz gittiğimizde çoktan donmuş, adeta bir buz pistini andırmaktaydı. Saray iki parçadan oluşmakta ve çok büyük bir bahçeye sahip. Girişi ise 13 euro.

Turla giderseniz akşamları opera muhabbetiyle oyrocuklarınıza veda edebilirsiniz. Üç tane büyük opera var. Biri Karlskirsche ‘nin karşısında, biri Stephansdome ‘de, diğeri Pilgrim Strassede. Sanırım bir tane daha var, Alberta ama emin değilim. Biletleri turla almak fiyat açısından pek farklı değil. Ama kendiniz arkalardan ucuza bilet alıp ön saflarda boş yerlere zıplayabilirsiniz. Ama bunun için çok yırtık olmak gerekmekte, çünkü operaların doluluk oranları %98.

Serbest günde ise turlar sizi viyana ormanlarına götürmekte. Buraya kendi imkanlarınızla da gidebilirsiniz ama dediğim gibi viyanada turlar için vakit çok az. Viyana ormanlarında kraliyet döneminden kalan birşeyler, nazi silah fabrikaları vb var.

Bir başka akşamın tur eğlencesi ise Grinzig meyhaneleri. Gitmedim. Ama artık bu turlara bizim orduların otağ kurduğu Kahlenberg ( Türkçesi ile Alamandağı) gezisi de eklenmiş.

Rotalara gelince . Kanımca en mantıklısı ringi dolanıp oradan Schönbrun sarayına gitmek. Bu hat boyunca Rathaus denilen belediye binası,parlemento, kunthistorischemuseum, Hofburg sarayı gibi pek çok devasa, önemli ve çok güzel yapıyı görebilme imkanınız var. Otelimiz Pilgrim strasse ‘ye yakın olduğu için şanslıydık. (Bu caddenin bir paraleli 7-8 dk.yürümeyle Mariahilferstrasse) Pilgrim meydanında pek çok Türk fastfood olduğu için karnınızı doyurabilirsiniz. Aslında Viyana şnitzelin vatanı ama şnitzel pahalı.

Pilgrimden aşağı yürüdüğünüzde karşınıza opera binası ve Karlsplatz gelmekte. Karlsplatz ‘da en ilginç yapı Karlskirsche. Minareleri olan bir kilise gibi adeta; ama içi daha da ilginç. 100$ üzerindeki herşeyi gören göz kilisede mihrabın üzerinde de vardı ama ne yazıkki net bir çekim yapamadım. Minareyi andıran kulelerinin üzerine Roma dönemi dikilitaşlarında olduğu gibi rölyefler işlenmiş.

Meydanda ise devasa bir havuz var.

Oradan tramvay hattını takip ederek genelde 1850 lerde yapılmış, Haydarpaşa garına benzer binalar arasından geçiyorsunuz. İlkin üniversiteyi (bu civarda nazilerce hava savunma amaçlı uçaksavarda var), ardından ne olduğunu unuttuğum bir iki şahane binayı (vakıflar bankasının bir şubesi de bu yakınlarda) geçerek Urania 'ya varıyorsunuz.Urania kuğu gibi bembeya bir gözlemevi.

Urania ‘dan sonrası şehrin merkezi olan Stephansplatz ve dolayısıyla Stephansdome. İlk hristiyan şehidinin adı verilen bu gotik katedral oldukça yüksek bir kubbeye sahip (ama tüm ihtişama karşın ne bir Ayasofya ne bir Süleymeniye bu detayı unutmayalım). Hatta 4 euro vererek kuleye çıkarsanız şahane bir manzara olduğu rivayet edilmekte. Alttaki katakombların gezilmesine ise sadece rehberli turlarda izin verilmekte. Ama asıl ilginç olan şehir kurtulunca ordumuzdan kalan toplar eritilerek kilisenin devasa çanı döktürülmüş. Düşünüyorsunuz, ordularınızın mehter takımı surların ardında çılgınca çalar, kösler yeri göğü inletirken çaresiz insanlar isa ikonalarının önünde nasılda ağlaşıyor, dualar ediyorlardı.(ironi ise şurada saklı, kendilerini kurtaran polonyalıları hep köpek gibi kullandılar) İçerisi oldukça karanlık, huzursuz edici ve soğuk.

Stephansdome etrafında da güzel bir cadde var. Burada adım başı douglas adlı bir kozmetik mağazası var. Fiyatlar İstanbul düzeyinde ama bazı indirimler varki bedava kelimesinin anlamını zorlamakta adeta.

Viyana pastaları ile meşhur. Hatta dünyada içerisinde pastane bulunan McDonaldslar sadece Viyanada mevcut, ama pastaları denedim pek beğenmedim. Zaten McDonaldslarda kredi kartı bile geçmemekte. Caddede güzel bir kafeteryada sacherturte isimli meşhur bir tatlıyı denedik ama beş para etmez bir tatlı idi. 4 tatlı, 4 kahve yaklaşık 20 euro tuttu.

Civarda da çok güzel sokaklar var. Hatta içerisinde ortaçağda vebadan ölenler anısına yapılan bir çeşmenin olduğu bir sokak avizelerle kaplı, geceleri harika olduğu söylenen bu sokağa istediğimiz halde akşam gelemedik.

Çok canlı bir cadde ise Mariahilfersstrasse. Oldukça kalabalık bir cadde ve caddenin her bir ucu şehrin tren istasyonlarına ulaşmakta.

Ring üzerinde aslında ring dışında kalan bir kraliyet sarayı var. Yolun karşısındaki heybetli kuntzhistorischemuseum gerçekten görülmeğe değer. Anadoludan , oradan buradan çalınan (pardon getirilen) binlerce sanat eseri sergilenmekte. Biz gittiğimizde üst katlarda Goya ‘nın tablolarını içeren bir sergi vardı ama yorgunluk ve akşam olması sebebiyle hakkıyla gezemedik. (Müzenin girişi adam başı 10 euro) Zaten müzenin üst katlarında çok zengin bir resim koleksiyonu olduğunu anlayabiliyorsunuz. Zarif, İstanbuldaki II. Mahmut türbesindekine benzer bir kubbesi var.

Ama bence en önemli detay II. Dünya savaşında yaşanılan bombardımanın canlandırıldığı bölüm. Önce acı bir siren sesi geliyor. Sonra zemin şiddetli bir şekilde sallanıyor. Zaten panolardaki resimlerden müzedeki eserlerin ne şekilde bu saldırılardan saklandığı anlatılmakta ve fotoğraflarda gösterilmekte. Koca müzenin savaş sonunda sadece iki duvarı ayakta kalmış. İnanılmaz birşey.

Karşısında ise Doğa Tarihi müzesi yer almakta. Kunthistorischemuseum ‘un neredeyse birebir kopyası.

Bizim giremediğimiz yolumuzun üzerinde parlemento binası var .Bina gerçekten eski Yunan akrapollerini anımsatmakta. Geldiğimiz günkü şehir turu esnasında ışık hızı ile geçtiğimiz için içini merak etmekteyim. Girişi 4 euro. Benzeri bir yapıda suikastten kurtulan bir prens için yapılan şükran kilisesi.

Başka ne yapılır, nerelere gidilir, ne yenir, ne alınır...

Yukarıda da dediğim gibi şnitzel şehrin en meşhur yemeği. Bunu yiyebileceğiniz pek çok kaliteli restoranda mevcut. Ama ucuz öğünler için çok sayıda Türk dönerci ve içlerinde pasta dahi satılan McDonald ‘s lar var.

Şehirde kuvvetli bir tatlı kültürü var. Sacherturte en meşhurları. Pastacılıkta da gelişmişler. Örneğin bizdeki ay çöreği aslında Viyana kökenli. İkinci kuşatmada bizim lağımcılar gizlice şehre sızacak bir tünel kazarlar ve öncüler giriş yapar. Bu sırada ekmek çıkaran bir fırıncı askerleri görür ve nöbetçilere haber verir. Elit birlikler gelerek bizim öncüleri püskürtür. Fırıncıya da ödül olarak Türkleri simgeleyen ay şeklinde çörekler yapabilme izni veririr. Hilal anlamına gelen kruvasan ‘ın adının türeme hikayesi işte budur.

Kaliteli şarapları var. Bunun yanısıra hikayesini de anlattığım gibi kahvede derin bir kültür haline gelmiş şehirde.

Hediyelik olarak küçük kırmızı kutulardaki Mozart çikolataları ideal olabilir.

Şehir Tuna kıyısında ama kimse nehir turlarını önermemekte

Belirttiğim gibi şehrin olmazsa olmazları arasında (tabi eğer vaktiniz varsa ) Hofburg ve Schönbrunn sarayları.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder